Annen Seni Hangi Dilde Emzirdi?*: Anadil Meselesine Valahî Filmi Üzerinden Psikanalitik ve Psiko-Politik Bir Bakış
Özne, dile doğmaz; rahme düşüşü ile birlikte dilin de içine düşer. Bu düşüş, çoğu zaman varsayıldığı gibi sözcüklerle başlamaz. Daha önce, tahayyülümüzden de çok daha önce, bedenin henüz kendine ait bir sınır olarak deneyimlenmediği, iç ile dışın birbirine karıştığı, sesin, ritmin ve temasın ayrışmadığı bir düzlemde gerçekleşir. Bu düzlemde dil, henüz temsil eden bir yapı haline gelmemiştir.
Akkapulu’nun (2024) da işaret ettiği gibi fetüs önce rahim içi sesleri ve sonra da anne sesini bilerek dünyaya gelir. Bu sesler yalnızca işitilen sesler değildir, dil gelişimi için de bir temel atar. Rahim içinde maruz kalınan sesler süreklidir.
Öznenin kuruluşu tam da bu sürekliliğin kesintiye uğradığı yerde başlar. Bir sınırın belirmesi, aynı anda bir kaybı ve bir ayrımı beraberinde getirir. Beden, artık yalnızca yaşanan bir bütünlükten öte; içerisi ve dışarısı olan, ötekiyle karşılaşan ve bu karşılaşmada bölünen bir alan haline gelir. Anlamın ortaya çıkışı da bu yarılmadan bağımsız okunamaz. Sözcükler, çoğu zaman bu ilk kaybın ardından gelir; kaybedilen sürekliliğin yerini doldurmaya çalışan ama hiçbir zaman onu tam olarak geri getiremeyen işaretler olarak.
Bu nedenle anadil bu erken süreklilik deneyiminin ve onun kesintiye uğrayışının izlerini taşıyan bir yapı olarak düşünülebilir. Öznenin dile girişi, aynı zamanda bir sınırın çizilmesi ve bu sınırda açılan bir çatlakla birlikte gerçekleşir. Bu çatlak, bir eksikliği işaret eder ancak bunun da ötesinde anlamın, arzunun ve ifadenin mümkün hale geldiği yerdir. Ancak bu kırılgan yapı, yalnızca ruhsal değil, aynı zamanda politik müdahalelere de açıktır. Hangi dilin tanınacağı, hangisinin bastırılacağı ya da susturulacağı, öznenin bu çatlakla kurduğu ilişkiye doğrudan etki eder.
Valahî filmi (Çınar,2020), tam da bu kırılgan alanı, dilin öncesi ile sonrası arasındaki gerilimi, bedenle kurulan ilk sürekliliğin kaybını ve bu kaybın politik olarak yeniden düzenlenişini görünür kılar. Filmde dil; sınırların çizildiği, çatlakların derinleştiği ve öznenin bu yarılma içinde kendini kurmaya çalıştığı bir alan olarak belirir. Bu yazı, böyle bir temelden Valahî üzerinden anadili, öznenin kuruluşuna eşlik eden bu erken sürekliliği bu kaybın hem ruhsal hem politik düzlemde nasıl işlendiği üzerinden tartışmayı amaçlamaktadır.
Anadilin Yolculuğu: Rahimden Yasaya, Yasadan Kültüre
Öznenin kuruluşunu dil üzerinden düşünmek, çoğu zaman onu sözcüklerle başlatma yanılsamasını da beraberinde getirir. Oysa biliyoruz ki özne dile anlamlandırma kapasitesiyle değil, çok daha önce kurulmuş olan bir bedensel ve duyusal alanın içinden geçerek dahil olur. Bu nedenle anadil meselesi, sadece bir dil edinimi sorunundan ötedir. Öznenin sınırla ilk karşılaşmasının, bu sınırın kurulma biçimlerinin ve bu süreçte açılan çatlakların izini sürmeyi gerektirir.
Bu sürecin ilk uğrağı, öznenin henüz kendini ayrı bir varlık olarak deneyimlemediği doğum öncesi alandır. Rahim, biyolojik işlevinin dışında iç ile dış arasındaki ayrımın henüz kurulmadığı, uyarımların kaynağının dışsallaştırılamadığı bir süreklilik düzlemi olarak düşünülebilir. Bu alan çoğu zaman varsayıldığı gibi dilsiz bir alan değildir. Tam tersine, özne henüz dile girmemiş olsa da dil çoktan oradadır ama henüz anlam taşıyan bir sistem olarak oluşmamıştır ritim, titreşim ve tekrar olarak vardır. Rahimdeki fetüs, annenin bedenine ait seslere; kalp atışı, nefes, bağırsak hareketleri ve dış dünyadan süzülen titreşimlere maruz kalır. Bu sesler elbette henüz bir anlam kazanmamıştır ancak tam da bu nedenle, dilin temsil edici boyutundan önce gelen bir katmana işaret eder. Kristeva’nın (1977/2000) semiotik olarak adlandırdığı bu düzlemde dil, sözcüklerden oluşan bir yapı değil; bedensel bir ritim, bir akış ve bir tekrar ekonomisi olarak işler. Bu anlamda dil, bedenin içinden geçen, onu saran bir titreşim alanı olarak deneyimlenir.
Ancak bu titreşim alanı, doğumla birlikte bütünüyle ortadan kalkmaz. Rahim içinde özneyi kuşatan ritmik çevre, doğum sonrasında başka bir örgütlenme içinde sürmeye devam eder. Anne sesi, nefes, tonlama ve tekrarlar rahim içinde henüz kaynağı ayrıştırılamayan işitsel alanın dış dünyadaki devamı gibi işler. Böylece özne için dış dünya, mutlak bir yabancılık olarak değil; daha önce bedensel olarak deneyimlenmiş ritimlerin farklılaşmış bir uzantısı olarak belirir.
Tam da bu nedenle bir yandan bir kopuş olan doğum, aynı zamanda çevre olanın giderek bir ötekiye dönüşmesi olarak düşünülebilir. Rahim içinde özneyi kuşatan ses, doğumla birlikte bir kaynağa, bir bedene, bir başkasına ait hale gelir. Öznenin dil ile kurduğu ilk ilişki de tam burada şekillenmeye başlar: Daha önce içinde bulunduğu ritmik alan, artık dışarıdan gelen bir ses olarak deneyimlenir.
Rahim içinde özne, sesi ve ritmi bir çevre olarak kendisiyle ayrışmamış bir akış içinde deneyimlerken doğumla birlikte bu akış farklılaşır. Ses artık bir yere aittir, bir yerden gelir; dokunuşlar, uyarımlar ve ritimler birbirinden ayrışmaya başlar. Öznenin duyusal dünyası, ilk kez yönelimli ve parçalı bir nitelik kazanır. Bu dönüşüm, dilin de kip değiştirdiği bir ana işaret eder. Öncesinde bedeni saran ve onu taşıyan ritmik alan, doğumla birlikte dış dünyaya yerleşir. Böylece dil, ilk kez birine ait olma ihtimaliyle belirir. Öznenin hala anlamlandıramadığı bu sesler, anneye ait olan, dışarıdan gelen, tekrar eden artık yalnızca titreşim değil, bir kaynağa bağlanabilir uyarımlar haline gelir.
Bu noktada Kristeva’nın (1977/2000) sözünü ettiği semiotik alan ortadan kalkmaz fakat artık tek başına işleyen bir süreklilik de değildir. Ritmin, tekrarın ve tonlamanın bu erken boyutu, giderek başka bir düzenle karşılaşır: sesin ayrıştığı, yöneldiği ve bir başkasıyla ilişki kurduğu bir alan. Öznenin dil ile ilişkisi de bu iki kipin birlikte varlığı içinde şekillenir. Doğumla birlikte ortaya çıkan bu yeni durum, öznenin daha sonra dil içinde yaşayacağı deneyimin ilk biçimini taşır: bir yandan sesin taşıdığı bedensel yakınlık, diğer yandan bu sesin kendisine ait olmaması. Bu nedenle özne için dil, en başından itibaren hem yakın hem de dışsal olan bir şey olarak belirir.
Bu dönemde emzirme ve erken temaslar, bu ilişkinin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir. Beslenme, fizyolojik bir ihtiyacın giderilmesinin ötesinde; ritmin, yakınlığın ve tekrarın kurulduğu bir deneyimdir. Bebeğin aldığı şey sütle sınırlı değildir. Aynı zamanda belirli bir sesleniş biçimi, bir tempo, bir bekleme ve karşılanma düzeniyle de karşılaşır. Bu tekrarlar zamanla öngörülebilir bir yapı oluşturur.Böylece özne, henüz sözcüklerle düşünmeden, belirli bir “dil içinde” tutulmaya başlar.
Bu noktada Winnicott'un (1971/2013) holding kavramı ve Bion’un (1962/1998) içerme modeli, dil ile beden arasındaki bu erken ilişkiyi düşünmek açısından zihin açıcıdır. Holding, bebeğin bakım veren tarafından hem fiziksel hem de duygusal olarak taşındığı, ihtiyaçlarının yeterince iyi bir biçimde karşılandığı ve güvenli bir süreklilik deneyimi yaşadığı ortamı ifade eder. Bion’un (1962/1998) içerme modeli ise bebeğin henüz işleyemediği yoğun duygulanımların bakım veren tarafından karşılanıp anlamlandırılarak yeniden bebeğe sunulmasına işaret eder. Annenin bebeğin deneyimini karşılayış biçimi, onu zamanında beslemesi, sesine yanıt vermesi ve ritmini ayarlaması bakımın yanı sıra bir tür ilksel anlamlandırmanın da zeminini oluşturur. Bebek henüz anlam üretmez ancak anlamlandırılabilir bir dünyada tutulur.
Bu süreçte annenin sesi ayrıcalıklı bir yer kazanır. Bu noktada Anzieu’nun (1985/2016) ses zarı ve ses aynası kavramları, öznenin dil ile kurduğu bu erken ilişkiyi düşünmek açısından oldukça faydalıdır. Anzieu’ya göre bebek, yaşamın ilk dönemlerinde kendisini henüz sınırları belirgin, bütünlüklü bir benlik olarak deneyimlemez. Bütünlük duygusu sonradan, farklı duyusal deneyimlerin örgütlenmesiyle birlikte kurulacaktır. Bu kuruluş sürecinde annenin sesi, işitsel bir uyaran olmanın ötesinde; özneyi taşıyan, kuşatan ve süreklilik hissi sağlayan bir çevre işlevi görür.
Anzieu (1985/2016), ses zarını bu anlamda deri-ben’in ön-biçimi olarak düşünür. Bebek, henüz kendisini derisiyle çevrelenmiş bütünlüklü bir beden olarak deneyimlemeden önce, annenin sesiyle sarılır. Ses, burada henüz anlam taşıyan bir dil olmaktan çok ritmik, tekrar eden, kuşatıcı bir atmosferdir. Özneyi dış dünyanın kaotik uyarımlarından koruyan ve onu bir arada tutan ilk işitsel çevreyi oluşturur.
Bu nedenle ses, psikanalitik açıdan öznenin psişik sınırlarının kuruluşuna katılan bir yapıdır. Bebek, annenin sesi içinde yalnızca onu duymaz, aynı zamanda kendi varlığını da yankılanırken deneyimler. Anzieu’nun (1985/2016) ses aynası kavramı tam da bu noktada önem kazanır. Öznenin kendi sesini, kendi varlığını ve sürekliliğini deneyimleyebilmesi, başlangıçta annenin sesinin taşıyıcılığı aracılığıyla mümkün hale gelir. Böylece işitsel deneyim, öznenin dünyayla ilişkisinin ve benlik duygusunun oluşumunda kurucu bir yer edinir. Bu çerçevede anadil, öznenin ilk kez taşındığı, tutulduğu ve kendisini süreklilik içinde deneyimlediği işitsel çevrenin izlerini taşıyan bir yapı olarak düşünülebilir. Sözcükler bu yapının bir parçasıdır ancak onu bütünüyle açıklamaz.
Deneyim, iletişimin yanı sıra benliğin kuruluşunun da temel bileşenlerinden biri haline gelir. Dilin daha sonraki temsil edici ve simgesel boyutları, bu erken ritmik ve işitsel deneyimin üzerine kurulur. Ses, işitsel bir uyaranın ötesinde bedensel bir deneyim olarak işler. Tonlama, vurgu, tekrar ve süreklilik, bebeğin duyusal dünyasını organize eder. Bu nedenle anadil, erken seslenişlerin, tekrarların ve ritimlerin bedende bıraktığı izlerle birlikte düşünülmelidir. Sonradan öğrenilen dil sistemi bu deneyimin üzerine kurulur. Dil, burada bir iletişim aracından çok, öznenin içinde tutulduğu bir çevre ve bir düzenleme biçimi olarak belirir.
Bu akışın tek başına belirleyici olmaktan çıktığı eşiği, ödip ile düşünmek anlamlı olacaktır. Freud’un (1920/2015) ortaya koyduğu, Lacan’ın (1972-1973/2005) yeniden yorumladığı bu uğrakta baba, annenin sesiyle kurulan yakınlığı başka bir düzene bağlayan bir işlev olarak belirir. Bu işlev, deneyimi durdurmaz ama onu farklı bir şekilde örgütler. Ancak bu yeni örgütlenme, önceki deneyimi ortadan kaldırmaz. Annenin sesiyle kurulan ritmik alan, bu yapının içinde iz bırakmaya devam eder. Bu nedenle özne için dil hiçbir zaman sadece kurallardan ibaret değildir; her zaman, söylenenden fazla olan bir şey taşır. Ton, vurgu, tekrar… Tüm bunlar anlamın ötesinde işlemeye devam eder. Bu durum, anadilin özgül konumunu da açıklar. Anadilin yakınlığı, erken ritmik deneyimin izlerini hala taşıyor olmasında yatar. Ancak aynı anadil, artık bu izlerle birlikte, ayrımları belirginleşmiş ve düzenlenmiş bir yapı olarak işler. Bu nedenle anadil, özne için hem en tanıdık olan hem de hiçbir zaman bütünüyle içselleştirilemeyen bir alan olarak kalır.
Ödipal düzenleme ile özne, dilin paylaşıldığı, düzenlendiği ve dolaşıma sokulduğu bir alana da dahil olur. Bu alan, kültürel ve toplumsal olandır. Dil artık yalnızca anneyle kurulan erken ilişkiyi taşıyan bir yakınlık biçimi olmaktan çıkmıştır ve başkalarıyla paylaşılan, belirli kullanımları, tekrarları ve yerleşik biçimleri olan bir yapı haline gelir. Böylece özne, dil ile kurduğu ilişki içinde şekillenir ve onun içinde bir konum edinir.
Bu düzlemde anadil, bireysel bir deneyim olmaktan çıkarak kolektif bir örgütlenmenin parçası haline gelir. Dil, burada aynı zamanda aidiyetlerin, ayrımların, tanınma biçimlerinin ve kültürün de taşıyıcısıdır. Hangi dilin meşru sayıldığı, hangi dilin kamusal alanda yer bulabildiği, hangi dillerin yasaklandığı, hangi dillerin unutturulduğu bu kültürel / politik örgütlenme içinde belirlenir. Bu nedenle dil, anlamın üretildiği kadar düzenlendiği ve sınırlandığı bir alan olarak da işler. Ancak öznenin dil ile kurduğu erken ilişki bu düzlemde bütünüyle silinmez. Annenin sesiyle, ritimle ve tekrarlarla kurulan o ilk deneyim, dilin içinde iz olarak kalmaya devam eder. Bu iz, dilin her zaman yalnızca kurallardan ibaret olmamasını sağlar. Söylenenin tonu, tekrarın biçimi, vurgunun kayması, bunlar, dilin yalnızca düzenlenmiş bir yapı olmadığını, aynı zamanda taşınan bir deneyim olduğunu da hatırlatır.
Ali Kemal Çınar’ın yazıp yönettiği Valahî filmi, dilin politik olarak düzenlenen yapısı ile öznenin içinde taşınmaya devam eden erken izler arasındaki gerilimde konumlanır.
Anadil Öğrenilemediğinde: Valahî
Valahî, absürt ve yer yer fantastik bir anlatı üzerinden, anadil ile kurulamayan ilişkinin psikosomatik izlerini takip ediyor. Film, Kürtçe bilmeyen Baran karakteri etrafında şekilleniyor. Baran’ın karnından bir türlü susmayan ve fizyolojik nedeni bulunamayan bir gurultu geliyor. Bu gurultu, onun sosyal ilişkilerini ve iş hayatını doğrudan etkiliyor, yaşamını giderek sürdürülemez hale getiriyor. Böylece dil meselesi, baştan itibaren temsil düzeyinde değil doğrudan bedensel bir rahatsızlık, bir taşkınlık ve bir yerinden edilme hali olarak kuruluyor.
Baran’ın başvurduğu doktor ise bu belirtiyi alışıldık bir biçimde yorumlamıyor. Ona göre bu gurultu, fizyolojik bir durum değil; Kürtçe konuşan bir ses. Doktor, bu sesi adlandırıyor: Mizgin. Bu adlandırma anı kritik bir eşik oluşturuyor: Bedensel olan, dile doğru çekiliyor ancak tam da bu hareket içinde, dilin temsil edici yapısına direnç gösteren bir fazlalık olarak kalıyor. Mizgin, Baran'ın içinde konuşan ancak onun tarafından sahiplenilemeyen bir dil gibi beliriyor; semptomatik niteliği de tam olarak buradan kaynaklanıyor. Bu sahiplenememe hali, psikanalitik açıdan öznenin dile tam olarak yerleşemeyişine işaret ediyor.
Bu noktada film, dil meselesini iletişimsel bir eksikliğin ötesinde, psikanalitik anlamda bir semptom olarak kuruyor. Mizgin, bastırılanın geri dönüşü olarak işliyor ancak bu geri dönüş, anlamlı bir ifadeye dönüşemeden bedensel bir zorlanma ve rahatsızlık biçiminde ortaya çıkıyor. Öznenin bilinç düzeyinde ilişki kuramadığı bir dil, bedenin içinde kendi yolunu buluyor. Mizgin, tam da bu nedenle hem rahatsız edici hem de vazgeçilmez Baran için. Bir eksiğin göstergesi.
Filmin kurduğu absürt yapı, bu gerilimi daha da keskinleştiriyor. Doktor Hêvîn’in Mizgin’i kendi bedenine almak istemesi ve bunun cinsel bir birleşme üzerinden gerçekleşmesi, dilin yalnızca dışarıdan edinilen bir şey olmadığını; öznenin en mahrem alanıyla, bedenle ve arzu ile iç içe geçmiş bir yapı olduğunu gösteriyor. Ancak bu aktarım, bir sahiplenme ya da devralma olarak işlemiyor. Mizgin Hêvîn’e geçtiğinde Kürtçe konuşmayı bırakıyor, geriye yalnızca anlamsız bir gurultu kalıyor. Bu durum, dilin yalnızca bedensel olarak taşınabilir bir şey olmadığını, belirli bir özne konumu içinde anlam kazandığını düşündürüyor.
Başka bir deyişle, Mizgin’in taşıdığı şey, Baran’ın o dille kurduğu eksiklik ilişkisi… Bu ilişki çözüldüğünde geriye sözcüklerden çok bedensel bir iz kalıyor Hêvîn’in deneyimlediği şey, bu anlamda bir dili edinmek değil dilin anlamdan kopmuş, ham ve çözülmüş bir haliyle karşılaşmak. Böylece film, dilin ne bütünüyle öğrenilebilir ne de bütünüyle devredilebilir olduğunu gösterir. Dil, her zaman özneye özgü bir yerleşim, onun çağrışımları ve anlamları doğrultusunda işler.
Öte yandan Baran’ın deneyimi, semptomun yapısını daha da karmaşıklaştırıyor. Hayatını zorlaştıran bu gurultudan kurtulduğunda bir rahatlama hissetmeyi beklerken, derin bir boşluk hissediyor. Film de adını belki bu boşluktan alıyor. Bu durum, semptomun ortadan kaldırılması gereken bir fazlalıktan çok, öznenin bütünlüğünü ya da daha doğru bir ifadeyle bütünlük yanılsamasını taşıyan bir yapı olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle semptomun kaybı her zaman bir rahatlama getirmiyor; kimi zaman bir eksilme ve düşüş deneyimini de beraberinde taşıyor. Ancak semptom yalnızca yer tutmaz, aynı zamanda bir şey söyler. Baran’ın bedeninde ortaya çıkan bu gurultu, onun kuramadığı, sahiplenemediği bir dilin dolaylı ifadesi olarak işler. Sözcükler düzeyinde dile gelemeyen, öğrenilemeyen ya da bastırılan bir şey, beden üzerinden konuşmaya devam eder.
Baran’ın Kürtçe öğrenmek için herhangi bir çaba göstermemesi, buna rağmen semptom ortadan kalktığında eksiklik hissetmesi, çelişkileri, anadil ile kurulamayan ilişkinin bilinçli düzeyde çözülebilecek bir mesele olmadığını açığa çıkarıyor. Dil burada bir bilgi nesnesi olarak değil, öznenin kuruluşuna içkin bir yapı olarak beliriyor. Bu nedenle öğrenmek ile sahip olmak arasındaki fark görünür hale geliyor. Aslında Baran’ın sahip olmadığı şey, o dil içinde konumlanabilme imkanıydı... Benzer bir gerilim, Hêvîn’in hikayesinde de kendini gösteriyor. Anadilinin o zamana kadar Almanca olduğunu düşünen Hêvîn, Diyarbakır’a geldiğinde bu yerleşimin sandığı kadar sabit olmadığını fark ediyor. Kürtçeyi sonradan öğrenmeye başlaması, dilin edinilebilir bir yapı olduğunu düşündürse de film tam da burada bir yarık açıyor: Öğrenilen dil, öznenin o dil içindeki yerini kendiliğinden kurmuyor. Hêvîn, dili öğrenmeye yönelirken o dilin içinde zaten kurulmuş bir konumla karşılaşmıyor; aksine, bu konumun eksikliğiyle yüz yüze geliyor. Böylece hem Baran’ın öğrenememe hali hem de Hêvîn’in öğrenmeye çalışmasına rağmen yerleşememe deneyimi ortaklaşıyor.
Bu nedenle anadil meselesi, yalnızca bir iletişim meselesi olarak düşünülmemeli. Anadilin kaybı ya da onunla ilişkinin kesintiye uğraması, öznenin yalnızca belirli sözcükleri kaybetmesi anlamına gelmez, aynı zamanda erken deneyimlerini taşıyan ritimsel ve duygusal bir alanla ilişkisinin zedelenmesi anlamına gelir. Çünkü anadil, öznenin konuştuğu dilin çok daha fazlasını içerir; ilk seslenişlerin, ilk yatıştırılmaların ve ilk karşılanma deneyimlerinin izlerini de taşır. Bu nedenle özne başka diller içinde yaşayabilir, düşünebilir ve kendisini ifade edebilir ancak anadil ile kurulan ilişkinin eksikliği, çoğu zaman beden düzeyinde hissedilen bir yerleşememe duygusu olarak varlığını sürdürür.
Mizgin’in ikinci sevişmelerinden sonra iki bedende birden kalması, bu imkansızlığın daha da çarpıcı bir biçimde görünür olmasını sağlıyor. Artık söz konusu olan bir yer değiştirme değil anlamını kaybetmiş bir dil parçasının çoğalmasıdır. Bu durumda Mizgin ne aktarılabilir ne de tek bir özneye ait kılınabilir. Bir bedenden diğerine geçtiğinde anlamını yitiren bu ses, iki bedende birden kaldığında da anlam kazanmaz; aksine, yerleşemeyen bir şey olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle iki bedende birden var olması, ortaklaşan bir eksikliğe işaret ediyor adeta. Böylece dil, burada ne sahip olunabilen ne de bütünüyle yitirilebilen bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Öznenin içinde yerleşemeyen ama onu terk de etmeyen bir şey olarak kalıyor. Mizgin’in iki bedende birden varlığı, tam da bu yerleşememe halinin çoğalmış biçimi olarak okunabilir.
Bu çerçevede Valahî, anadil meselesini bireysel bir eksiklikten çok, tarihsel ve politik bir kesintinin sonucu olarak düşünmeye açıyor. Kürtçenin kamusal alanda yasaklanması, bastırılması ve kuşaklar arası aktarımının kesintiye uğraması, dili unutulan bir şey haline getirmekle kalmıyor; öznenin dille kurduğu ilişkiyi de yapısal olarak zedeliyor. Bu durum, dilin yalnızca konuşulamamasıyla sınırlı kalmıyor; dil ile özne arasındaki bağın da çözülmesine neden oluyor.
Bu noktada psikopolitik olan ile psikanalitik olan iç içe geçiyor. Devletin dil üzerindeki düzenleyici ve yasaklayıcı müdahalesi, kamusal alanla sınırlı kalmayıp öznenin iç dünyasına da uzanıyor. Bastırılan dil dışarıda susturulsa da içeride başka biçimlerde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Mizgin, bu anlamda bastırılan bir dilin bedende açtığı bir iz, bir yankı ve bir geri dönüş olarak okunabilir.
Bu bağlamda Lacan’ın (1972-1973/2005) lalangue kavramı, filmi düşünmek için güçlü bir zemin sunuyor. Lalangue, dilin anlamdan önceki, bedensel, sesli ve tekrar eden boyutuna işaret eder. Bu düzlemde dil, iletişim kurmaktan çok özne üzerinde etkiler bırakır; onu biçimlendirir, zorlar ve yer yer böler. Mizgin, bu anlamda temsil edilemeyen ama etkisini sürdüren bir dil parçası olarak düşünülebilir.
Sonuç olarak Valahî, sinematografik olarak yer yer zayıf kalsa da filmin derdi oldukça güçlü. Film, anadilin yalnızca öğrenilen ya da unutulan bir şey olmadığını; aynı zamanda bedende taşınan, bastırıldığında geri dönen ve öznenin deneyimini şekillendirmeye devam eden bir yapı olduğunu görünür kılar. Bu anlamda anadil sözcüklerden ibaret değildir. İlk temasların, bakım verenle kurulan ilişkinin, seslerin, ritimlerin ve bedensel deneyimlerin izlerini de taşır. Bu nedenle anadilin kaybı ya da eksikliği yalnızca dilsel bir yoksunluk olarak düşünülemez; öznenin kendisiyle, geçmişiyle ve ait olduğu yerle kurduğu ilişkinin de yeniden örgütlenmesini gerektirir.
Film boyunca tekrar eden sessizlikler, duraksamalar ve bedensel tepkiler, dilin her zaman sözcüklerle işlemediğini hatırlatır. Bazen ifade edilemeyen şeyler tam da bu boşluklarda görünür hale gelir. Psikanalitik açıdan bakıldığında da öznenin deneyimi yalnızca söyleyebildikleriyle değil, söyleyemedikleriyle, unuttuklarıyla ve bedende taşımaya devam ettikleriyle şekillenir. Bu nedenle anadilin öğrenilemediği yerde dil ortadan kaybolmaz; başka biçimlerde varlığını sürdürür. Bir özlemde, bir yabancılık hissinde, bir sessizlikte ya da nedeni tam olarak açıklanamayan bir eksiklik duygusunda kendini göstermeye devam eder. Ve çoğu zaman, en çok da orada konuşmaya başlar.
* Başlık, Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu’nun “Annenin Emzirdiği Dil: Anadil” başlıklı konuşmasından esinle kurulmuş; Jacques Lacan’ın “lalangue” kavramına ve Juan-David Nasio’nun bu kavrama getirdiği yoruma referans vermektedir.
Kaynaklar
Akkapulu, F. (2024). Sesten kundak. Psikanaliz Yazıları, (49), Sonbahar 2024.
Anzieu, D. (2016). Deri-ben (N. C. Tura, Çev.). (Orijinal çalışma 1985’te yayımlanmıştır.) Metis Yayınları.
Bion, W. R. (1998). Deneyimden öğrenmek (A. Yılmaz, Çev.). (Orijinal çalışma 1962’de yayımlanmıştır.) Pinhan Yayıncılık.
Çınar, A. K. (Yönetmen). (2020). Valahî [Film].
Freud, S. (2015). Haz ilkesinin ötesinde ben ve id (A. Babaoğlu, Çev.). (Orijinal çalışma 1920’de yayımlanmıştır.) Metis Yayınları.
Kristeva, J. (2000). Anneye adanmışlık: Giovanni Bellini’nin Madonna’sı üzerine (A. Cemal, Çev.). Defter, (40), 139–155 (Orijinal çalışma 1977’de yayımlanmıştır.).
Lacan, J. (2005). Seminer XX: Encore, 1972-1973 (A. Soysal, Çev.). MonoKL, (2-3), 9–36.
Nasio, J.-D. (2009). Freud’un kuramının yedi ana kavramı (Ö. Erşen, Çev.). İmge Kitabevi.
Winnicott, D. W. (2013). Oyun ve gerçeklik (T. Birkan, Çev.). (Orijinal çalışma 1971’de yayımlanmıştır.) Metis Yayınları.