Çatlakta Bir Özne: Psikanalitik Bir Bakış, Édouard Louis'yi Okumak

Feray İpek ferayipk@gmail.com

Édouard Louis, Fransız taşrasını, işçi sınıfını ve queer bir özne olmayı otobiyografik bir tarzla ve çarpıcı bir gerçeklikle anlatır. Kültürel çatışma, homoseksüellik, yoksulluk ve eşitsizlik konuları edebiyatta sık sık karşımıza çıkar, fakat Louis tüm bunları olabildiğince açık bir şekilde ifade ederek bize ender rastlanan bir anlatı sunar. Louis’nin anlatısı yalnızca bireysel bir deneyimi değil, toplumsal bir deneyimi de açığa çıkarır. Farklı coğrafyalarda benzer biçimlerde yeniden üretilen sınıfsal eşitsizliklerin, bastırılmış arzuların ve ayrımcılığın tekil bir hikâyede sıkışıp kalmadığını gösterir. Louis’nin çocukluğunu, ailesini ve içinde büyüdüğü kasabanın düzenini yeniden ve yeniden anlatıyor olması, aynı acının etrafında dönüp durması ve onu yeni bir yerden kurmaya çabalaması gibidir. Sanki her kitap bir sonraki hikâyede tamamlanacak bir boşlukla, bir eksiklikle karşılaşmamıza yol açar. Hikâye ilerledikçe Louis’nin yaşantılarını yeniden değerlendirmesine, geçmişteki çarpıtmalarına, anne babasıyla kurduğu ilişkilerin onu nasıl etkilediğine, eksik olanla yüzleşme çabasına tanık oluruz. Belki de bu eksiklik, bir çatlağın izidir. Bu iz de bizi psikanalizin işaret ettiği, öznenin kuruluşuna dair bir soruya yöneltecektir.

İnsan yavrusu, bir sınır içerisinde dünyaya gelir. Anne rahminin duvarları besin veren, koruyan ve sınırlayan ilk yerdir. Fetüsün oluşması, doğuma hazır hale gelmesi bu sınırların içerisinde yeterince kalmasına bağlıdır. Fakat, bebek yaşama katılmak için bu güvenli yerden ayrılmak durumunda kalacaktır. Zira koruyan sonrasında zehirleyene dönüşebilir. Winnicott’a göre başlangıçta anne ve bebek vardır (Halifeoğlu, 2023). Bebek annenin kendisine ait olduğuna ve hatta direkt onun kendisi olduğuna dair bir yanılsama içerisindedir. Kendisini annesinden ayıramaz. Zamanla bir olmaya dair bu yanılsama çatlamaya başlar. Oluşan bu çatlak sayesinde bebek kendisi ile öteki arasındaki sınırı fark etmeye başlar ve böylece özne olmanın yolu açılır (Tükel, 2011). Bebek, özne olabilmek için anneyle bir olmanın baş döndürücülüğünden vazgeçmek durumundadır (Bernateau, 2023). Peki anne-bebek ilişkisinde işler yeterince yolunda gittiğinde öznenin özne olabilmesi için bütün koşullar sağlanmış olacak mıdır? Öznenin kendini kurabilmesinin yolu ayrılmaktan geçiyorsa bu yol her kişi için aynı mümkünlükte midir? Louis’nin hikayelerini okurken bu sorular okurun zihnini kurcalayabilir. 

Eddy, Fransa’nın Amiens şehrinde yoksullukla boğuşan işçi sınıfı bir ailede dünyaya gelmiştir. Küvete doldurulan suda yedi kişi peş peşe yıkanmak, bir paket makarna arayışına girmek yaşamının temel parçalarıdır. Tüm bu parçalara dair Eddy’nin deneyimlerini okurken sık sık annesinin öyküsüne rastlarız. Sanki annesi, o zamanlarda içinde sıkışıp kaldığı sınıfsal düzenin nedenlerini arar gibidir. Cevapları genellikle eğitimine devam etmemesi, erken yaşta çocuk sahibi olması gibi bilinçli yapılan seçimlerde bulur. Ancak Louis sınıfsal eşitsizliğin yarattığı baskıyı, bir girdap gibi kişiyi nasıl kolayca içine çektiğini ve neredeyse hiçbir çıkış yolu bırakmadığını bize gösterir ve şöyle der: “Oysa çizdiği yolun -o buna hatalarım diyordu- aksine, kusursuz işleyen bir sistemin gerekliliklerini tam olarak karşıladığını, neredeyse önceden belirli, değişmez kurallara harfiyen uyduğunu anlamazdı. Ailesinin, annesiyle babasının, erkek ve kız kardeşlerinin, hatta çocuklarının ve neredeyse tüm kasabalıların aynı sorunları yaşadığının, hatalarım adını verdiği şeyin aslında şeylerin normal seyrinde akışının kusursuz bir göstergesi olduğunun farkına varmazdı.” Sanki bütün bu gerçeklik, herhangi bir şeyi istemenin ihtimalini bile imkansızlaştırmaktadır. Eddy ve annesi bütün bu imkansızlıkta ortaklaşır gibi, bir kupondan çıkacak parayla ne yapabileceklerine dair hayaller kurar, yoksulluğun yarattığı utançtan kurtulmaya çalışırlardı. Belki de yazarın sıklıkla annesinden bahsetmesi, bir gözünün hep onun üzerinde olması, aynı gerçekliğin içerisinde farklı şekillerde acı çekmeleri ile ilgilidir. Tüm bunların yanı sıra Eddy için anlaşılamayan ve paylaşılamayan başka bir şey vardır: queer özne olmak. Toplumsal söylemin bedende yarattığı sıkışmışlık ve arzularının ifade bulamayışının bunaltıcı baskısı kitaplarında şu cümlelerle izlenir: “Olduğum her şeyi reddeden bir dünyada büyüdüm ve bunun bir adaletsizlik olduğunu hissederek yaşadım… Bunun bir adaletsizlik olduğunu hissederek yaşadım, çünkü ne olduğumu ben seçmemiştim” (Louis, 2025, s. 27). Kendini ifade etme şekli, yürüyüşü, bedeni yani kasabadaki insanların söylemiyle Eddy’nin garip halleri (Louis, 2024). Tüm bunlar onun için dışlanmanın, psikolojik ve fiziksel şiddetin bir ortaya çıkaranı haline gelir. Sıklıkla Louis’nin yalın anlatısının gözler önüne serdiği hakikatin karşısında rahatsız edici bir hisle karşılaşırız. Eğer bu karşılaşmaya yeterince açıksak utancı ve öfkeyi iliklerimize kadar hissedebiliriz. Tüm bunlar da şu soruyu aklımıza getirebilir: Tüm varlığıyla reddedildiğini hisseden bir öznenin özne olabilmesi mümkün müdür? Psikanaliz bu soruyu öznenin bir eksik etrafında kurulması üzerinden düşünür.

Kişi bebeklikten itibaren öznelliğini bir kayıp, yarık etrafında şekillendirir. Anneyle bir olma düşleminden vazgeçen bebek bir kayıpla karşılaşır. Bu kayıp, öznenin merkezine onu hayatı boyunca takip edecek bir eksiklik yerleştirir. Öte yandan Lacan, normatif bir şekilde işleyen gelişimsel psikolojiyi reddederek insan öznesi olmanın kültürel ve simgesel düzen tarafından yapılanmış erken anne-bebek deneyimi temelinde şekillendiğini söyler (Kırshner, 2011). Başka bir deyişle, öznenin oluşumu anneyle tekil bir şekilde kurulan bir süreç olmanın yanı sıra içine doğduğu toplum ve onun kuralları tarafından da şekillenir. Louis’nin anlatısında sık sık toplumsal söylemin, öznenin kuruluşunda ne kadar belirleyici bir rol oynadığı ile karşılaşırız. Uzun süre biyolojik cinsiyetine atfedilen beklentileri karşılamaya çalıştığını, kadınlarla ilişki kurmak için kendini ne kadar zorladığını anlatır. Sık sık kendini yeniden yaratmanın dayattığı zorunluluktan bahseder. Doğduğu kasabadan çıkma isteği sınıfsal düzenin ve toplumsal söylemin içinde başka bir özne olma isteği gibidir: “…benimki gibi bir bedenin ve hikâyenin mümkün olduğu bir hayat türü bulmalıydım, hepsi bu” (Louis, 2025, s. 45) Fakat ekonomik statüsünün, konuşma ve hatta gülüş biçiminin değişmesine rağmen tamamlanmışlık duygusuna bir türlü erişemediğini anlatır. Tüm bunlar değişse de yaşadığı acı değişmiyor, sanki o aitlik ve mutluluk duygusuna bir türlü erişemiyor gibi bir yerleri yeniden ve yeniden terk eder. Louis aradığı şeyin tam olarak bütün bunlar olmadığını fark ettiğini gözler önüne sererek şöyle söyler: “…belki de değişimin değil, mutluluğun ne demek olduğuna yanıt aramak gerekiyordur” (Louis, 2025, s. 77). İşte psikanalizin amacı tam da bu arayışı çalışmaktır.

Psikanaliz bir arayışla çalışmayı hedefler fakat bu arayış mutluluk değil, hakikat ve arzuyla ilgilidir. Hakikat, öznenin yaşadığı anlam, bilinçdışı yatırımlar, arzu ve kimlik deneyimi tarafından şekillenir. İçine doğulan beden, toplumsal statü ve kime arzu duyulduğu öznenin hakikatini oluşturan unsurlardır fakat bunlar otomatik olarak birbirlerine denk düşmezler. Özne tüm bu unsurların gerilimli birlikteliği ile oluşur (Lemma, 2018). Louis, bir zamanlar olduğu halin izlerini silmeye çabalayarak kendini yeniden kurduğunu ve olmak istediği kişiye dönüştürdüğünü anlatır. Fakat sık sık bu dönüşümün onda başka bir baskı yarattığından bahseder: “Bu hayatı da deneyip sıkılmış mıydım? Bu dünyada asla yer edinemeyeceğimi mi fark etmiştim? Beni içine almak istemeyen bu hayatla umutsuz olduğum gerçeğiyle yüzleşmemek için kendimi vazgeçmem gerektiğine mi ikna etmiştim? Yoksa sadece, bu hayat ve bu insanlardan iğrenmiş ve onlara benzemek istemediğimi mi anlamıştım?” (Louis, 2025, s. 225). Sanki sistemin içerisindeki konumunu değiştirmeye çabalarken başka normlara çakılıp kalmakta ve kendi öznelliğinden uzağa düşmektedir. O halde şunu sorabiliriz: Bütün bu değişimler arzunun içsel bir ifadesi midir yoksa dışsal bir imgeyi edinme çabası mı? Louis hikâyenin sonunda farklı cümlelerle benzer soruları sorgulayarak kendisini ne kadar başarısız ve umutsuz hissettiğinden bahseder. Belki de asıl mesele tam da burada başlar. Beden değişir, dil değişir, hayat tarzı değişir ancak eksiklik değişmez. İşte bu noktada gözümüzü yeniden psikanalize çevirebiliriz. Psikanalizin kliniği herhangi bir normatife erişmek ile ilgilenmez, öznenin kuruluşunun ve yaşayışının temeline arzuyu yerleştirir. Çünkü arzu, öznelliğimizin göbeğidir ve bizi diğer herkesten ayırır (Fink, 2025). Dolayısıyla öznenin kurulması ötekinin arzusundan sıyrılarak kendi arzusunu keşfetmekten geçer. Özne ancak kendisinin ve ötekinin eksikliğini az çok saptayarak ötekinden ayrışabilir ve eksikliğini inkâr etmek için bir mekanizmaya ihtiyaç duymaz (Halifeoğlu, 2023). Arzunun keşfi de herhangi bir normun dayatması üzerinden değil ancak özneye ait olanla belirlenebilir. Özneye ait olan da eksikliktir. Louis’nin anlatısında sınıfsal eşitsizlik, şiddet ve homofobi arzunun alanını ve öznenin eksiğiyle kurabileceği ilişkisinin sınırlarını daraltır. Belki de Louis bu yüzden aynı hikâyeyi durmadan yeniden yazar: Eksikliğinin etrafında dolanarak onun sınırlarını genişletmeye ve tam da bu eksiklikten hareketle öznelliğini kurmaya çalışır. Tekrar, burada bazı edebiyat eleştirmenlerinin bahsettiği gibi bir başarısızlık değil hem arzunun ısrarı hem de onun önüne çekilen sınırların izidir. Özne işte tam da bu sınırların içinde kurulur. Yani belki de özne, çatlağın ta kendisidir. 


Kaynaklar

Bernateau, I. (2023). Ayrılmak: Uzun bir yol, özne için bir gereklilik. Psikanaliz Defterleri 5: Çocuk ve ergen çalışmaları, eksiklik, ayrılık ve ötesi, 29–46. Yapı Kredi Yayınları.

Fink, B. (2025). Lacan’da arzu: Lacan’ın VI. semineri Arzu ve Yorumu’nu okumak (E. Ünal, Çev.). Axis Yayınları.

Halifeoğlu, S. (2023). Arzuların karşılaşma alanı olarak sınır. Psikanaliz Defterleri 5: Çocuk ve ergen çalışmaları, eksiklik, ayrılık ve ötesi, 47–55. Yapı Kredi Yayınları.

Kırshner, L. A. (2011). Winnicott ve Lacan arasında: Psikanalizin öznesini geri çağırmak. Psikanaliz Yazıları: Donald W. Winnicott sayısı, 125–157. Bağlam Yayınları.

Lemma, A. (2018). Trans-itory identities: Some psychoanalytic reflections on transgender identities. The International Journal of Psychoanalysis, 99(5), 1089–1106.

Louis, É. (2024). Eddy’nin sonu (A. Erkay, Çev.). Can Yayınları.

Louis, É. (2025a). Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri (A. Erkay, Çev.). Can Yayınları.

Louis, É. (2025b). Değişmek (A. Erkay, Çev.). Can Yayınları.

Tükel, R. (2011). Bebek ve anne arasındaki mekânda öznenin yaratılması: Winnicott’un çalışmalarına bir bakış. Psikanaliz Yazıları: Donald W. Winnicott sayısı, 15–34. Bağlam Yayınları.