Ebru Akkoyun ebru.akkoyunnn@gmail.com
Bazı toplumlarda krizler gelip geçmez; yaşamın temel örgütlenme biçimine dönüşür. Geçici olması beklenen yaşam koşulları kalıcı olurken, insanlar da askıda kalmış bir ruhsallığın içerisinde yaşamaya başlar. Bu askıda kalma hâli ekonomik ya da mekânsal sınırları aşarak; öznenin zamanla, mekânla ve geleceğe dair tasavvuru ile kurduğu ilişkinin de parçalanmasına neden olur.
Türkiye’de uzun bir zamandır yalnızca mekânlar değil, hayatların kendisi de geçiciymiş gibi kurulmakta ve deneyimlenmektedir. Bir yere tam yerleşmeden başka bir kriz başlamakta; insanlar tam nefes alacakken yeni bir belirsizlik ortaya çıkmaktadır.
1990’lı yıllarda köy boşaltmaları ve zorla yerinden edilmeler, faili meçhuller, inkâr politikaları, cezasızlık deneyimleri ve Kürt coğrafyasında süreğenleşen şiddet, birçok insan için güven duygusunu ve gelecekle kurulan ilişkiyi derinden sarsmıştır. Yalnızca fiziksel zorla yerinden edilme yaşanmamış; aidiyet hissi, süreklilik duygusu ve yaşamın öngörülebilirliği de parçalanmıştır.
1999 Marmara Depremi, 2011 Van Depremi ve 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremler ise fiziksel yıkımların ötesinde, uzun yıllara yayılan toplumsal belirsizlikler yaratmıştır. Özellikle 6 Şubat sonrası “geçici” denilen yaşam alanlarının kalıcılaşması, insanların askıda bırakılmış bir hayatın içerisinde yaşamaya devam etmesine neden olmuştur. Konteynerler, ertelenen dönüşler ve belirsiz bekleyişler geçiciliğin bir istisna olmaktan çıkıp, süreğen bir yaşam biçimine dönüşebildiğini görünür kılmıştır.
Bunlara ekonomik krizler, artan barınma sorunları, güvencesiz çalışma koşulları, gençlerin geleceksizlik hissi, kampüslere ve kamusal alanlara yönelik baskılar ile farklı kimliklerin maruz bırakıldığı ayrımcılık ve politik krizler de eklendiğinde, geçicilik istisnai bir durum olmaktan çıkıp gündelik hayatın asli biçimlerinden biri hâline gelmiştir. Özellikle 2018 sonrası derinleşen ekonomik krizle birlikte insanlar maddi açmazların yanı sıra, ruhsal olarak da sürekli ertelenen bir yaşamın içerisinde var olmaya çalışmaktadır.
Bugün birçok insan, hayatının gerçekten başladığını hissetmeden yaşamaktadır. Hayat, sürekli “bir süre daha dayanmak”, “şimdilik idare etmek” ve “zamanı gelince” yaşayabilmek üzerine kurulmuş gibidir. Ancak burada mesele sadece zorlu yaşam koşullarından ibaret sayılamaz. Çünkü insan ruhsallığı, süreklilik hissiyle birlikte var olur. İnsan kendisini yalnızca bugün içerisinde değil; geçmişiyle, ilişkileriyle ve geleceğe dair tahayyülleriyle birlikte kurar. Sürekli askıda kalma hâli ise zamanla öznenin kendi yaşamıyla kurduğu ilişkiyi derinden sarsmaya başlar.
Bu yazı, geçiciliğin kalıcı olmasını toplumsal bir mesele olmanın ötesinde, bir ruhsallık ve özneleşme dinamiği olarak ele almayı amaçlamaktadır. Yazıda; ‘sınırlar’, ‘çatlaklar’ ve ‘özne’ kavramları üzerinden, toplumsal krizlerin ve askıda bırakılmışlık halinin insan ruhsallığında nasıl karşılık bulduğu tartışılacaktır.
Sınır: Geçiciliğin Sınırsızlaşması ve Ruhsallık
Geçiciliğin sınırlarının belirsizleşmesi, yani artık geçici olanın yapısal olarak sonlandırılabilir bir süreç şeklinde deneyimlenememesi, özneyi yasa, sınır ve devamlılık algısının aşındığı tekinsiz bir ruhsal zemine yerleştirir. Ruhsal aygıt, doğası gereği baştan çıkarıcı veya tehdit edici "sınırsızlık" deneyimlerine karşı koruyucu bir kalkan (sınır) arar. Ancak geçiciliğin ne zaman nihayete ereceğinin bilinmemesi, kronik belirsizliği bir istisna olmaktan çıkarıp yaşamın süreğen koordinatı hâline getirdiğinde, ortaya çıkan sınırsızlık hissi bir özgürleşme getirmekten ziyade; sembolik yasanın işlevsizleştiği bir kayboluş ve yönsüzleşme travmasına dönüşür.
Modern kriz rejimlerinde bu durum, politik bir aygıt olarak geçiciliğin kalıcı bir management/yönetim biçimine tahvil edilmesiyle işletilir. Giorgio Agamben’in (2013) kavramsallaştırdığı "olağanüstü hâlin süreklileşmesi", hukukun kendi sınırlarını askıya alarak istisnayı kural hâline getirmesidir. Siyasi iktidarlar kriz anlarını kalıcılaştırarak toplumu sürekli bir "şimdilik" evreninde tutar. Bu politik stratejinin ruhsal aygıttaki izdüşümü ise, gerçeklik ve süreklilik algısının felç olmasıdır. Dış dünyanın yasaları ve zamanın öngörülebilirliği yittikçe öznenin içsel bir emniyet hissi geliştirmesi zorlaşır; dışarıdaki kronik "istisna hali", içeride sürekli tetikte olma ve akut kaygı durumunu kronikleştirir.
Bu zamansal güvencesizlik, neoliberal ekonomi-politik düzenin esneklik ve akışkanlık dayatmalarıyla yapısal olarak desteklenir. Zygmunt Bauman’ın (2017) "akışkan modernite" olarak adlandırdığı, kurumların ve bağların sürekli eridiği bu düzende, Guy Standing’in (2014) kavramsallaştırdığı prekarya (güvencesizler sınıfı) maddi kayıplarla birlikte, kronik bir "zamansal prekarizasyon" yaşar. Geçici işler, dönemsel kiralık evler ve her an revize edilmek zorunda kalan gelecek planları, bireyin kendisini zamansal bir sürekliliğe yerleştirmesini engeller. Gelecek tahayyülünün bu şekilde gasp edilmesi, insanı eylemlilikten uzaklaştırarak onu bugünün anlık dalgalanmalarına uyum sağlamaya çalışan edilgen birer organizmaya indirger.
Ruhsal gelişim kuramı açısından bakıldığında, özneleşmenin temel şartı Donald Winnicott’un (2013) kavramsallaştırdığı "süreklilik hissi"dir (going-on-being). Winnicott’a göre bebek, tutarlı ve öngörülebilir bir çevre (içselleştirilmiş anne/çevre) sayesinde parçalanma kaygısı yaşamadan varoluşunu sürdürebilir. Ancak bu ihtiyaç yetişkinlikte de ortadan kalkmaz; toplumsal yapının tutarlılığı ile (holding environment) beslenmeye devam eder. Krizlerin süreklileştiği bir toplumda taşıyıcı çevre işlevini yitiren toplumsal zemin, bireyin süreklilik hissini parçalar. Sonuç, nevrotik bir çatışmadan ziyade, varoluşsal bir boşluk, kronik bir yorgunluk ve köksüzlük deneyimidir.
Bu ruhsal askıda kalma hâlinin en çıplak ve mekânsal örneği, toplumsal travma ve afet sonrası kurulan "konteyner kentler" gibi geçici yaşam alanlarında gözlemlenir. İlk aşamada acil bir kriz çözümü olarak sunulan bu alanlar aylara, hatta yıllara yayıldığında, antropolojideki "liminalite" (eşikte/askıda kalma) durumu mekânsal olarak katılaşır. Konteyner, doğası gereği kalıcı bir ev vasfı taşımaz ancak dönülecek bir "asıl ev" de ufukta görünmemektedir. Bu belirsiz bekleyiş, öznenin gündelik rutinlerini, nesne ilişkilerini ve zaman algısını dondurur. Geleceğin öngörülmediği bu mekânsal sıkışmışlıkta, ruhsallık da "geçici" bir barınağın sınırlarına hapsolarak kendi yasını tutamaz ve yeni bir kurucu arzu üretemez hâle gelir.
Dolayısıyla geçicilik; sadece klinik düzeyde ele alınabilecek bireysel bir nevroz ya da uyum sorunu olmaktan uzaktır; sınırları ekonomik, politik ve sınıfsal mekanizmalar tarafından çizilen, ruhsallığın mimarisini doğrudan belirleyen kolektif ve politik bir deneyimdir.
Çatlak: Travma, Süreklilik Kaybı ve Askıda Zaman
Travma çoğu zaman yalnızca anlık ve sarsıcı bir olay üzerinden düşünülür. Oysa bazen travmatik olan şey, olayın kendisinden çok sonrasındaki kronik belirsizlik, yani sürekli ertelenen yaşam hissidir. “Geçici” olduğu söylenen koşulların hiçbir zaman sona ermeyecekmiş gibi deneyimlenmesi, gündelik hayatın koruyucu dokusunda yapısal bir "çatlak" meydana verir.
Psiko-politik bir kavram olarak çatlak; toplumsal krizlerin, ideolojik kırılmaların ve travmanın, öznenin dilinde, toplumsal gerçekliğinde ve egemen söylemde açtığı sembolik yarılmayı ifade eder.
Çatlak, salt fiziksel bir hasar veya sistemsel bir arıza değildir; o güne kadar "normal" olarak paketlenen, bastırılan veya görünmez kılınan tüm toplumsal adaletsizliklerin, sessiz acıların ve yapısal şiddetin su yüzüne çıktığı bir sembolik sızıntı ve yırtılma alanıdır. Sistem, kendi bütünlüğünü korumak ve krizleri örtbas etmek için homojen bir söylem üretir; çatlak ise bu homojen yüzeyin patladığı, ideolojinin dikiş yerlerinin söküldüğü ve hakikatin çıplak haliyle dışarı sızdırdığı tekinsiz aralıktır. Dolayısıyla çatlak, hem sistemin sürekliliğini felç eden bir kayıp zemini hem de statükonun inkâr mekanizmalarını boşa çıkaran bir görünürlük alanıdır.
Kai Erikson (1976), kolektif travmayı yalnızca bireysel bir yaralanma olarak değil, tam da bu toplumsal bağların ve sembolik dokunun zedelenmesi olarak ele alır. Krizler ve afetler sadece insanları etkilemekle kalmaz, onların birbirleriyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de parçalar; yani toplumsal dokuda tamir edilmesi güç yapısal çatlaklar açar. Bu parçalanma, zaman deneyimini de felç eder. Geçmiş ile gelecek arasındaki bağ bu çatlak nedeniyle koptuğunda, insan kendisini sürekli bugünün dondurulmuş kronik belirsizliği içerisinde sıkışmış hisseder.
Sigmund Freud’un (2014) yas ve melankoliye ilişkin tartışmaları bu zamansal sıkışmayı anlamak adına önemlidir. Normal bir yas sürecinde özne, kaybın gerçekliğini kabul ederek dünyayla kurduğu bağı zaman içerisinde dönüştürebilirken; melankolik süreçlerde kayıp, ruhsallığın içerisinde bir çatlak gibi açık kalır ve askıya alınır. Sürekli kriz hâli yaşayan toplumlarda ise insanlar çoğu zaman netleşmiş tek bir kayıpla değil, kaybın bitmeyişinin ve belirsizliğin yarattığı "melankolik bir askıda kalma" durumunun etkisiyle yaşamaktadır. Bu nedenle bazı toplumlarda insanlar yalnızca akut bir travma yaşamaz; o toplumsal çatlağın içerisinde yaşamaya devam eder.
Tam da bu noktada bir sembolik sızıntı alanı olarak "çatlak" kavramının politik değeri önem kazanır. Çünkü çatlak, Walter Benjamin’in (2021) tarih tasavvurunda işaret ettiği gibi, egemen ideolojinin kurduğu homojen ve çizgisel zaman akışının kesintiye uğradığı yerdir. Çatlak yalnızca yıkımın sönümlenmiş bir izi değildir; aynı zamanda inkâr edilenin görünür hâle geldiği, sessiz bırakılanın konuşmaya başladığı kurucu bir aralıktır. Toplumsal krizler, sistemin makyajını dökerek insanların kırılganlığını, yalnızlığını ve güvencesizliğini bu aralıktan ifşa eder. Judith Butler’ın (2013) söz ettiği gibi, kırılganlık ontolojik bir durum olmanın ötesinde, politik olarak eşitsiz dağıtılan bir deneyimdir. Çatlaklar, bazı hayatların korunmaya daha değer görülürken, some hayatların nasıl daha kolay gözden çıkarılabildiğini yapısal olarak görünür kılar.
Bugün deprem bölgelerinde, güvencesiz çalışma koşullarında, göç deneyimlerinde ya da sürekli ekonomik belirsizlik içerisinde yaşayan birçok insan; maddi kayıpların yanı sıra, bu çatlaklardan sızan süreklilik hissinin kaybıyla da yaşamaktadır. İnsan bazen yalnızca zarar gördüğü için değil; zarar gördüğünde sesinin o çatlaktan dışarı çıkamayacağını, kimsenin kendisini gerçekten duymayacağını düşündüğü için de sessizleşebilir.
Ancak çatlaklar, eleştirel psikolojinin vurguladığı üzere, felaketin ve dağılmanın alanı olmaktan çıkıp, yeni bir kolektif görünürleşmenin de kurucu mekanları olabilir. Çünkü normalliğin sahte illüzyonu bir kez kırıldığında, tam da o kırılmanın, o çatlağın içinden sisteme itiraz eden yeni sözler, alternatif dayanışma biçimleri ve egemen söyleme biat etmeyen yeni özneleşme ihtimalleri sızmaya başlar.
Özne: Edilgenleşme ve İnsansızlaştırma
Sürekli kriz hâli, insanı yalnızca bedensel ve zihinsel olarak yormaz; aynı zamanda yapısal olarak edilgenleştirir. Kronik belirsizlik rejimlerinde özne, zamanla kendi yaşamının kurucu faili gibi değil, dışsal koşulların ve siyasi/ekonomik dalgalanmaların önünde savrulan bir nesne gibi hissetmeye başlar. Hayat sürekli ad hoc (anlık/geçici) çözümlerle “idare edilmesi gereken” bir kriz yönetimine dönüştüğünde; derinlemesine düşünmek, üretmek, arzu duymak, hayal kurmak ve uzun vadeli bir gelecek tasarlamak imkânsızlaşır.
Frantz Fanon’un (2016) sömürgecilik, şiddet ve ruhsallık üzerine kurduğu psiko-politik tartışmalar bu edilgenleşme sürecini anlamak için hayati bir eşik sunar. Fanon, sömürgeci tahakkümün insanı yalnızca fiziksel ve mekânsal olarak boyunduruk altına almadığını; asıl yıkımı öznenin ruhsal aygıtında, yani özneleşme kapasitesinde yarattığını savunur. Sistematik baskı ve belirsizlik politikaları, bireyde derin bir yabancılaşma (alienation) üretir. Fanon, bu yabancılaşmanın öznenin kendi dilinde ve kendi kültürel kodlarında var olamamasıyla, kendi sözünün egemen dil tarafından bölünmesiyle derinleştiğini vurgular. İnsan bu düzende sadece egemen güçler tarafından susturulmakla kalmaz; egemen söylemi ve kendi çaresizliğini içselleştirerek kendi sözünün, varlığının ve eyleminin dünyayı değiştirebileceğine dair inancını, yani tarihsel failliğini kaybeder. Fanon’un işaret ettiği bu ruhsal kırılma, Türkiye gibi krizlerin süreklileştiği ve tarihsel travmaların katmanlaştığı bağlamlarda, öznenin "kendi kaderi üzerinde söz hakkı yokmuş" gibi hissettiği kolektif bir felce ve politik bir sinizme dönüşür.
Bugün birçok insanın yaşadığı askıda kalmışlık hissi, bu yüzden asla bireysel bir yetersizlik, psikolojik bir zayıflık ya da kişisel bir başarısızlık meselesi olarak okunamaz. Sürekli çıplak hayatta kalma (bare life) modunda tutulan bir ruhsallık, enerjisinin tamamını günü kurtarmaya begging ve anlık tehditleri savuşturmaya harcar. Böylece özneleşme kapasitesi daralır; insanlar yapısal sınırları aşma ve kendi hayatlarını radikal biçimde dönüştürme ihtimalinden tamamen uzaklaşır.
Tam da bu nedenle eleştirel psikoloji açısından temel soru şudur: Sürekli askıya alınan, zamansal ve mekânsal güvencesizliğe mahkûm edilen yaşamların içerisinden dönüştürücü özneleşme pratikleri nasıl mümkün olabilir?
Çünkü özneleşmek, salt bireysel bir farkındalık ya da terapi odasında kazanılan bir aydınlanma meselesi değildir. Özne, ancak dış dünyanın sınırlarının belirli ölçüde tutarlı olduğu, temel bir güven hissi (holding) barındıran bir zemin üzerinde ötekiyle sağlıklı ilişkiler kurabilir, sembolik düşünebilir ve gelecek tahayyülü geliştirebilir. Sürekli kriz rejimleri ise insanı biyolojik bir sağkalım döngüsüne sıkıştırır. Sonuçta özneler, dünyayı ve toplumsallığı dönüştürmeye çalışan aktif siyasi aktörler olmaktan çıkıp, travmatik koşullara en az hasarla uyum sağlamaya (adaptasyona) çalışan edilgen bireylere indirgenir.
Bu yapısal sıkışma, neoliberal ve kriz odaklı yönetimlerin eliyle tehlikeli bir insandışılaştırma (dehumanization) riskini de beraberinde getirir. Sürekli kriz ve afet döngülerinde insanlar zamanla kendi biricik yaşam hikâyeleriyle, arzularıyla ve siyasi talepleriyle değil; yalnızca maruz kaldıkları mağduriyetlerle anılmaya başlanırlar. Bu süreçte özne; istatistiksel verilere, bürokratik dosyalara, fonlanan projelere, "vaka"lara ya da geçici insani yardım nesnelerine dönüştürülerek insandışılaştırılır. Oysa hakiki anlamda özneleşme, insanın yalnızca biyolojik olarak hayatta tutulması ya da yardıma muhtaç bir mağdur olarak korunması anlamına gelmez; kendi çelişkileriyle, acısıyla ve arzusuyla kendi kurucu sözünü toplumsal alanda özgürce söyleyebilmesi ile ilgilidir.
Çatlaklardan Sızan: Dayanışma ve Kolektif Özne İhtimali
Yine de çatlaklar, yalnızca normalliğin sahte illüzyonunun parçalandığı bir yıkım alanı değil; o yırtılmanın içinden egemen söyleme meydan okuyan yeni ve kolektif bir sözün sızdığı imkân aralıklarıdır.
Toplumsal travmaların ve yapısal krizlerin ardından öznelerin bir araya geliş biçimleri, örülen dayanışma ağları, kolektif hafıza çalışmaları ve açılan ortak düşünme alanları, askıya alınmış yaşam hissine karşı en radikal politik ve ruhsal direnç mekanizmalarını oluşturur. Çünkü insan ruhsallığı, kendi travmatik deneyimini tek başına yutmaya mahkûm edildiğinde melankoliye gömülür; oysa ancak bir ötekinin kurucu tanıklığında, acısının toplumsal alanda yankı bulmasıyla kendi hikâyesini ve failliğini yeniden inşa edebilir.
Bu bağlamda dayanışma; kriz yönetimlerinin insanı indirgemeye çalıştığı pasif bir "sosyal destek" ya da hayırseverlik ilişkisinin ötesinde, özneleşmenin kolektif olarak yeniden kurulduğu kurucu bir alandır. Birlikte konuşabilmek, parçalanmış deneyimleri ortak bir anlatıya dönüştürebilmek ve kolektif bir hafıza oluşturabilmek, bireyin yaşadığı tekinsiz askıda kalma hâlinin salt kendi yetersizliğinden kaynaklanmadığını görmesini sağlar. Yaşanan bu felcin yalnız deneyimlendiği sanılsa da aslında neoliberal ve politik kriz rejimlerinin sistematik bir sonucu, yani ortak bir kader olduğu anlaşıldığında, acı politikleşir ve özne kendi sözünü kurma cesaretini yeniden kazanır.
Bugün birçok insanın deneyimlediği bu yönsüzlük hissi kolektif bir kuşatmadır; bu nedenle yeniden özneleşme ihtimali de ancak kolektif yollarla ve ortaklaşa inşa edilecek yeni zeminlerle mümkündür. İnsanlar, tam da o yapısal kırılmanın ve çaresizliğin içinden birbirine yaslanmanın, yeni temas alanları kurmanın yollarını ararlar. Çatlaklar bu anlamda yalnızca toplumsal dokunun dağılmasının değil, o sahte bütünlüğün altından gerçek ve organik bir karşılaşmanın filizlenmesinin de mekânları hâline gelir.
Belki de bugün eleştirel psikolojinin ve ruh sağlığı aktivizminin önündeki asıl mesele, insanların çıplak bir hayatta kalma moduyla nasıl idare edeceği değil; sürekli askıya alınan bu yaşamların içerisinden dönüştürücü bir kolektif özneyi nasıl çıkarabileceğimizdir. Çünkü geçiciliğin kalıcılaştığı kriz toplumlarında insanlar yalnızca fiziksel bir barınma hakkını değil; dünyaya kök salamadıkları, geleceği tasavvur edemedikleri ve kendilerini güvende hissetmekten mahrum bırakıldıkları derin bir ruhsal yerleşme ve aidiyet hissini kaybetmektedir.
Ve nihayetinde çatlaklar, tam da bu kaybın idrak edildiği ve insanların egemen söylemin sınırlarını aşarak birbirine yeniden tutunmaya, ortak bir dünya kurmaya çalıştığı o kurucu eşikte ortaya çıkar.
Kaynaklar
Agamben, G. (2013). Olağanüstü hâl (K. Atakay, Çev.). Monokl Yayınları.
Bauman, Z. (2017). Akışkan modernlik (S. Kamu, Çev.). Can Yayınları.
Benjamin, W. (2021). Tarih kavramı üzerine. İçinde: Pasajlar (A. Cemal, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.
Butler, J. (2013). Kırılgan hayat: Yasın ve şiddetin gücü (B. Peker, Çev.). Metis Yayınları.
Erikson, K. (1976). Everything in its path: Destruction of community in the Buffalo Creek flood. Simon & Schuster.
Fanon, F. (2016). Yeryüzünün lanetlileri (Ş. Süer, Çev.). Versus Kitap.
Freud, S. (2014). Yas ve melankoli. İçinde: Metapsikoloji (E. Kapkın ve A. Tekşen Kapkın, Çev.). Payel Yayınları.
Standing, G. (2014). Prekarya: Yeni tehlikeli sınıf (E. Yörük, Çev.). İletişim Yayınları.
Winnicott, D. W. (2013). Oyun ve gerçeklik (T. Birkan, Çev.). Metis Yayınları.