Göçtüğümüz Benlikler: Yeni Bir Dünyada Kadın Olmak

sıla yurtseven silayutseven8@gmail.com

Elinde bavulun, cebinde pasaportun, bir sınırdan geçiyorsun ve başka biri olmuyorsun. Hâlâ aynı sensin. Ama bir anda bu sen’in sığması gereken tüm çeperler değişmiş durumda. Başka bir dilde var edeceksin kendini, seni sen yapan şeylerin hiçbirini tanımayan insanlara anlatacaksın derdini. Değişen yalnızca fiziki sınırlar değil. Sen de sınırlarını esnetmek zorundasın, o sınırların arasında esnemek zorundasın, katılığa çok nadiren yer var bu yeni deneyimde. Ama kendini de korumalısın, her rüzgârda savrulmamalısın, bunu nasıl yapacaksın? Bildiğin şeylerden arınmış bu yeni dünyayı iki şey şekillendiriyor: Kendin için yapabildiklerin ve başkalarının senin için yapabilecekleri. Yabancılaşmayı kırmanın, başını öne eğerek bedeninin kabul etmediklerini onaylamanın önüne geçmenin, baştan bir sen yaratmanın yolu buradan geçiyor.

Göç, çareyi ve çaresizliği aynı anda doğuruyor. Kucaklarımıza düşen, bacaklarımızın arasından ittiğimiz, terimizle yıkadığımız bu hislerle ne yapacağımızı bilmiyoruz başta. Dünyanın bir yanından bir yanına, eksik olanı bulmaya, belki güveni keşfe çıkmaya gelmiyor muyuz? İçimizden dışımıza çıkan o şeyin ne olduğunu ise ellerimize alıp inceleyene kadar bilmiyoruz. Bazen biraz öfke, bazen yalnızlık, bazen sadece çekememezlik gibi duyuluyor. Bir çare aradığının (onu içinde taşıdığının) farkında bile olmuyorsun belki.

O, neyi neyle takas ettiğimizin bir sorusu aslında. Anormal olma hissi bir başka sıradışılıkla değiş tokuş ediliyor. Ana dilde sohbetler biraz daha kısık sesle ediliyor, bazıları için geldiği yerde bile çok da yabancı olmayan bir şey. Kendisini uzun ömürlü bir yasın beklediğinden habersiz tanışıyor belirsizliğin diliyle bu yeni dünyanın çocuğu. Daha bu yabancı dört duvar arasında yapılacak çok hata var. İnsan ilk ne zaman çatlıyor? Belki saygı görmediğini hissettiği anda, belki kalabalık bir ortamda onlarla gülemeyeceğini fark ettiğinde, belki kendi halkının niye aynı şekilde eğlenemediğini, sokaklara dökülemediğini ilk kez sorguladığında… Ama bazımız da zaten çatlamış geliyoruz oraya ve yine de şaşırabiliyoruz bir başka yerden çatladığımızda.

Kadınlarla ve onların cinsiyet deneyimlerinin bu sınırlararası dönüşümden nasıl etkilendiğiyle çalışmaya başlıyorum sonra. Merak ediyorum çünkü, bu yeni dünyada kadın olmak onlara nasıl geliyor? Hafifliyor mu sokaklardaki adımları, yoksa taşıması giderek zorlaşan bir yük gibi asıyorlar mı göğüslerine, kurtulması mümkün olmayan bu biyolojik kimliği? Eğitimleri ve belki de daha iyi bir dünyanın hayali için ülkelerini, ailelerini, sevdiklerini ve dillerini geride bırakan genç kadınlarla konuşmaya başlıyorum. Kuzey Amerika’dan P., sokakta insanların ona laf atmasına alışkın olduğunu söylüyor kendi ülkesinde de. Ama burada daha farklı, burada saklamak zorunda hissediyor nasıl göründüğünü. “Fazla” olmamalı, yabancı olduğunu insanların gözüne sokmamalı gibi hissediyor. Makyajını, giydiklerini, belki ülkesinde biri onu tanımlayacak olsa bahsedeceği şeyleri seyreltiyor yabancı sularda. Sokaklarda yürümek güzel ama onu biraz da daha tehlikeye açık kılıyor. Birbirinden farklı iki dünya gibi olması gereken o iki kıtanın ona o kadar büyük bir değişim hissettirmediğini anlatıyor. Bedeni, her yerde bir erkeğin gözünde daha zayıf ve kendisi her zaman elinde bir çakıyla geziyor.

D., röportaj talebimi kabul ettikten birkaç hafta sonra karşımda oturuyor, artık tadına alıştığı yerli içkilerden birini söylüyor. Anlattıkça zaman ikimizin etrafında uzuyor. “Bir şeylere karşı bir eylem alsan da kimsenin seni dinlemeyebileceğini, senin için orada olmayacağını bilmek can yakıyor,” diyor. “Evet, evde de her şey daha iyi değildi ama en azından bir yardım çığlığı atsam, birilerinin geleceğini bilirdim.” İçinde doğduğumuzdan daha iyi bir dünya bulma umuduyla çıktığımız bu yolda yalnızlıkla çatlıyor benliklerimiz. Uzuvlar, anılar, savunma mekanizmaları, ideal yabancı olmaya çalışırken açılan boşluklarımızda kayıp gidiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi tanımadığımız bir kutuya sığdırılmış buluyoruz.

Üstesinden nasıl geldiğini soruyorum. Bence henüz bilmiyor. Bir yanıtı yok, olmak zorunda da değil. Psikoloji eğitiminden edindiği bilgilerle diğer kadınların hayatlarına dokunan projeler gerçekleştirdiğinden bahsediyor; memleketinde, yurdunda. Kendisi için soru işareti olarak kalan şeyleri başkalarının kendi hikayelerinde doldurmalarına yardım ediyor. Bunları anlatırken bu sefer yüzü gülüyor. Aslında bunları yapmak onu burada daha az yalnız kılmıyor, ama tüm bu yolculuğu değer kılıyor. Sınırlar çatlıyor ve insan çatlıyor işte, bildikleri ve kabul edilebilir davranışları değişiyor. O yüzden kendini baştan yaratmak zorunda. Yaratırken tutunmak, esnemek ama kırılmamak zorunda. Hatta tam da bu yüzden esnemek zorunda. Katılaşmak kırılmanın ön koşulu. Kendin olmak yetmiyor, kendin-le olmak da lazım, bir yere yönelmek, belki bir iyelik ekini tekrardan edinmek.

Türkiye’den Y., buraya ilk geldiğinde önce bir adama hayır diyemediğini, sonra bedenini tekrar kendisinin gibi hissetmenin aylar aldığını anlatıyor. Orada bulunmak için aylarını verdiği bir sınıfta, sıkıcı bir dersi dinlerken bir anda kendisine geldiğini söylüyor bana. Burada ilk kahvaltısını o adamla ettiğini, yabancı bir yere giderken o dili konuşan biriyle o kadar yabancı hissetmediğini… Özgürlüğü ararken bulduğu aynı zamanda da feda etmesi gerekenler oluyor. Evinde tahammül etmeyeceği sınır aşımlarına burada boyun eğmek zorunda hissettiğini söylüyor. Ve bir gün derste otururken kendisi için şu ana kadar yaptıklarını ve yapabileceklerini düşünüp, bu ilişkiye nokta koyuyor. Hayatının sürprizli bir köşesinde tekrar karşılaşıyor kendisiyle.

Hindistan’dan A., bana bu yabancı şehrin sokaklarında ilk defa kendisini rahatsız eden bir adama bağırabildiğinde ne kadar güçlü hissettiğinden bahsediyor. Yaşadığı şehre kıyasla burada suskun kalma zorunluluğu hissetmiyor, öfkesinin ona daha fazla zarar vermek için geri dönmeyeceğinden emin. Sokakların ona da ait olabileceğini öğreniyor. Onun şevkli anlatımını dinlerken erimiş sınırlardan yeni bir kendisini yarattığı ana şahitlik ediyorum. Karşılıklı sandalyelerde oturduğum dünyanın dört bir yanından kadınlar ilk kez hayır dedikleri, sınır çizdikleri gerek ana vatanlarında gerek yabancı bir şehrin toprağında kimliklerini anlamlandırdıkları anları anlatırken bir şahit olarak dinliyorum onları. Ayrılan sınırların ve göçün insanlarda en sıklıkla mahrum bıraktığı şeylerden biri, bir şahidin gücü. Kadınlar, parçalanmalarına bir şahit istiyor, kendilerini yeniden inşa etmeye başladıklarında geride bıraktıkları hâllerine bir tanık kalması için. Çünkü eğer parçalayanları, sınırları çiğneyenleri kimse görmemişse ve hesap vermemişse onlar, suç havada asılı kalıyor. İnkâr edilemez bir şekilde hayatta kalanların tekrar kucağına düşene kadar. İnsan, kendi kendini yeni dünyalarda sadece bir yere kadar taşıyabiliyor bir tanığı olmadıkça.

Konuştuğum kadınlar bu yabancı yurtta düştükleri zaman ilk defa ellerinden tutan biri olduğu zamanı ve ondan önceyi kaplayan yalnızlığı anlatıyorlar. Bazılarının kırıldıkları yerler eğitimleriyle, edindikleri bilgiyle, terapiyle doluyor. Psikolojiyi anladıkça, yaşadıklarını dışarıdan dinledikçe tanıyorlar. Tepkilerini isimlendirmeyi, dünyayı sadece onlara dayatılanlarla değil de kendi gözlerinden görmeyi öğreniyorlar yeni baştan. Yeni öcü deneyimler artık o kadar da korkutucu olmuyor boy aynası ellerden düştüğünde. Çünkü bir yerde, mücadeleler değişse de alabilecekleri yardımlar farklılaşsa da belki kavga edilen diller değişse de sınırların ayırdığı iki dünya hala aynı sistemlerin esiri. Ve bunu konuşmak, çalışmak ve el ele tutuşmak aşıyor sadece. Edilen takaslar ve keşifler arasında, çare ve çaresizliği tanırken insan yeni bir kendiliğiyle tanışıyor bu yolda. Onlardan ilham alıyorum, onlardan öğreniyorum, onların deneyimleriyle kendiminkini değiştiriyorum. Onları görmeme izin verdikleri için onlara teşekkür ediyorum, hikayelerimizi birlikte yeniden yazabilmemize bir fırsat doğduğu için.

Aynanın karşısında S.’yi bir röportaja alıyorum. Ona soruyorum, evden ne anladığını, kendini nasıl hissettiğini. Benim sormama gerek kalmadan aynı tonla, içinde demlediği, ondan duymayı hiç beklemeyeceğim bir yanıt veriyor: “Yurdum benim, yurdum benim gibiler.”