Osmanlı Kültüründe "Delilik" Sorunsalı Üzerine Bir İnceleme

Yeşim Akın Yalçın yesimakin87@gmail.com


Gören bizi sanır deli,
Usludan yeğdir delimiz.
[1]


Taner Timur’un (2023) Osmanlı Kültüründe “Delilik” Sorunsalı adlı kitabı, deliliği tarihsel bir kategori olarak ele almakla sınırlı kalmayıp delilik olgusunu siyasal iktidar biçimleriyle birlikte düşünmeye davet eden bir müdahale niteliği taşımaktadır. Bu inceleme, Timur’un deliliği bireysel bir sapma ya da tıbbi vaka olmaktan ziyade, toplumsal düzenleme mekanizmaları ve yönetim pratikleriyle ilişkili bir sorunsal olarak nasıl yeniden konumlandırdığını incelemeyi amaçlamaktadır.

Tarihsel bir olgu olarak delilik özellikle son yüzyılda daha çok Batı literatürü ekseninde çalışılan araştırma alanlardan biridir. Türkiye ve Osmanlı tarihinde bu konu uzun süre psikiyatri ve tıp tarihi içinde ele alınmış ancak son zamanlarda bir kavramsallaştırma olarak delilik, araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır.[2] Timur (2023) delilik olgusunu bireysel patolojilerin ötesine taşıyarak kolektif histeri tartışmalarından ruh sağlığı kurumlarına, ideolojik yaklaşımlardan yönetim pratiklerine uzanan geniş bir tarihsel çerçevede ele alır. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminden Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan analizleri, deliliğin yalnızca tedavi edilmesi gereken bir durum değil, toplumların normallik sınırlarını nasıl kurduklarını yansıtan bir gösterge olduğunu ortaya koyar. Kitabın en dikkat çekici yanlarından biri, delilik kavramını siyasi konjonktürle birlikte okuma biçimidir. Timur (2023), “deli”nin tarihsel anlamının sabit olmadığını, aksine her dönemin iktidar ilişkileri, toplumsal kaygıları ve ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden üretildiğini gösterir. Böylece delilik, yalnızca psikiyatrik bir kategori olmaktan çıkar ve yönetim biçimlerinin toplumsal düzeni kurarken başvurduğu disiplin mekanizmalarından biri hâline gelir. 2023’te Yordam Kitap tarafından yayımlanan bu çalışma, delilik sorunsalını tanımlamak ya da kurumsal tarih üzerinden açıklamak yerine daha geniş bir perspektifle kavramın tarihsel süreç içinde geçirdiği dönüşümleri siyasal bağlamıyla birlikte analiz eder. Bu yaklaşım, literatürde görece sınırlı kalan bir bakış açısını genişleterek deliliği, iktidarın sınır çizme pratiklerini anlamaya imkân veren eleştirel bir araç hâline getirir. Bu bağlamda eser yalnızca Osmanlı kültür tarihine değil, normallik, sapma ve yönetilebilir toplum fikri üzerine yürütülen daha geniş teorik tartışmalara da önemli bir katkı sunmaktadır.

Çalışma, bir sunuş, bir giriş ve dört temel bölümden oluşmaktadır. Yazar, sunuş ve giriş bölümlerinde Michel Foucault’nun 1961 tarihli Klasik Çağda Deliliğin Tarihi adlı eserinde yer alan geniş kapsamlı ideolojik incelemeye ve toplumsal kriz dönemlerinde ortaya çıkan kolektif delilik olgularına dikkat çeker. Türkiye akademisinde tarihsel incelemelerin çoğunlukla Batı ile karşılaştırmalı biçimde yürütüldüğü bir yöntembilimsel çerçeve içinde Timur (2023), Foucault’nun çalışmasıyla Osmanlı “deli”lerinin ortaya çıkış ve tedavi biçimlerini karşılaştırmalı bir inceleme nesnesi olarak ele alır. Yazar, bu karşılaştırmayı yürütürken çalışmaya yön verecek iki temel ölçütü “akıl” ve “normallik” kavramları olarak belirlediğini ifade eder.

Delilik ve Akıl İlkesi başlıklı birinci bölümde yazar, Descartes’ın akıl ilkesi sorgulamasından hareketle Foucault’nun eserinin ana temalarını, “kendi delilerimize” de ışık tutacağı umuduyla yeniden hatırlatır. 1657’de gerçekleşen Büyük Kapatılma (le grand enfermement), Paris’te hapishane niteliği taşıyan Genel Hastane’nin kuruluşu, Pinel’in Paris delilerini zincirlerinden kurtarması[3] ve modern psikiyatrinin ortaya çıkışı gibi köşe taşı gelişmeleri ele alan Timur (2023), klasik çağ Avrupa’sında yaşanan bu süreçlerin iktisadi nedenlerle değerlendirilmesi ve yükselen kapitalizmin gereksinimleri bağlamında incelenmesi gerektiğinin altını çizer. Bu noktadan itibaren çalışmanın temel sorunsallarından biri belirginleşir: Osmanlı-Türk dünyası gibi farklı bir kültürel bağlamın anlaşılmasında, deliliğin teşhisi, tedavisi ve delilere yönelik muameleler açısından Batı’da yaşanan süreçlerle bir paralellik kurmak mümkün müdür?

Osmanlı Dünyasında Delilik ve Gelişimi başlıklı ikinci bölümde yazar, Batı’da yaşanan dönüşümlerin Osmanlı Devleti’nde aynı biçimde görülmediğini belirtir. Bunun temel nedeni olarak Osmanlı’nın 18. yüzyılı rasyonalizmin filizlendiği bir dönem olarak deneyimlememiş olmasını ve büyüyen sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ucuz emek teminine yönelik kapatma pratiğinin uygulanmamış olmasını gösterir. Benzer şekilde, 19. yüzyıl başlarında Batı’da gelişen psikiyatri bilimi ve modern ruh sağlığı tedavileri Osmanlı kültürü açısından yabancı bir gelişme olarak tezahür etmektedir. Bunun yerine Osmanlı toplumunda, tababet ilminin “deli” kabul ettiği ya da Osmanlı ideolojisinin düzen anlayışına aykırı görüldükleri için “deli” sayılan bireylerden bahsetmek mümkündür. Osmanlı rasyonalitesi içinde, Foucault’nun Batı için ortaya koyduğu anlamda epistemelerden bahsetmekten çok, uzun süren bir ortaçağ boyunca Osmanlı kültürünün normlarına tabi kılınan ve bu normları reddettikleri ölçüde “deli” sıfatıyla dışlanan insanların varlığından söz edilebilir.

Osmanlı Modernleşmesi ve Delilik başlıklı üçüncü bölüm, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayan modernleşme sürecini ve Osmanlı ruhsallığının bir kompleksler demetine dönüşümünü ele almaktadır. Bu zamana dek dini tutkular kapsamında değerlendirilen normallik ve delilik kavramlarına ilişkin anlayışlar tersine dönmeye başlamıştır. 19. yüzyılda daha da belirginleşecek olan bu değişim, Osmanlı zihinsel yapısında yeni bir döneme işaret ederken öğretim sistemine “tababet-i ruhiye” alanında modern kuram ve tedavilerin girmesiyle somutlaşmıştır. 1876’da Bimarhaneler Nizamnamesi hazırlanmış, hastanelerin işleyişi ve hasta kabul koşulları düzenlenmiş, Mekteb-i Tıbbiye’de modern psikiyatri kuramları okutulmaya başlanmıştır. Bu sürecin dikkat çekici yanlarından biri de II. Abdülhamid döneminde tüm ülkeye egemen olduğu belirtilen vehim ve vesvese atmosferinin sonucu olarak ortaya çıkan kolektif paranoya hâlidir. 1908 Devrimi ise Osmanlı modern psikiyatrisi tarafından bir kolektif histeri, hatta bir cinnetler süreci olarak okunmuştur. İhtilalci oldukları gerekçesiyle Sinop ve Manisa tımarhanelerine gönderilen kişilerin tanıklıklarıyla birlikte, bu döneme ilişkin başka anlatılar da incelenmeyi beklemektedir.

Cumhuriyet Dönemi ve Delilik başlıklı son bölümde ise Ulusal Kurtuluş Savaşı ile yeni bir ruh ve yeni kutsallıklar edinen yaklaşık on dört milyon nüfuslu bir halkın yaşadığı süreç ele alınmaktadır. Weberyen karizmatik liderlik ve otorite kavramları ekseninde, dini kutsallığın yerini alan dünyevi kutsallık kolektif psikoloji bağlamında incelenmektedir. Yazar, karizma ve kültlerin varlığını inceleme nesnesi olarak değerlendirerek Türkiye’de bu yapıları ortaya çıkaran somut koşullara odaklanmakla birlikte yaklaşık yüz yıldır egemen olan “siyasal devrim” ile devrimi tehdit ettiği düşünülen “irtica cephesi” ikileminin yarattığı ideolojik ve psiko-politik durumu tartışmaktadır. 

Timur’un (2023) çalışması, Osmanlı kültüründe deliliğin tarihsel serüvenini ortaya koymasına ek olarak normallik kategorilerinin toplumsal ve siyasal üretim süreçleri içinde şekillendiğini gösterir. Deliliğin belirli iktidar düzenekleri içinde anlam kazanan bir kategori olarak ele alınması, ruh sağlığının siyasallaşmasına dair güncel tartışmalarla güçlü bir temas kurar. Bu yönüyle eser, psikiyatrik sınıflandırmaların evrensel ve nötr bilgi alanları olmadığını göstererek bu kategorilerin tarihsel koşullar ve iktidar ilişkileri içinde nasıl üretildiğini Osmanlı-Türk deneyimi üzerinden somutlaştırmakta ve çağdaş ruh sağlığı söylemlerini yeniden düşünmeye imkân tanıyan önemli bir kuramsal zemin sunmaktadır.

Sonuç olarak Osmanlı Kültüründe “Delilik” Sorunsalı, deliliği tıbbi bir “bozukluk” olmaktan çıkararak toplumsal, tarihsel, politik ve ideolojik bir inşa olarak temellendirmektedir. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılı Batı’daki gibi belirgin bir rasyonalizm çağı olarak deneyimlememesi ile Batı’da “akıl/delilik” sınırının özellikle kapatılma pratikleriyle keskinleşmesi arasında bir karşıtlık kurar. Buna karşılık Osmanlı bağlamında bu sınırın daha esnek bir görünüm sergilemesine rağmen, deliliğin yine de iktidar tarafından bir sınır aşımı olarak tanımlandığı görülmektedir. Batı’daki Büyük Kapatılma ile Osmanlı’daki “kapatmama” pratikleri, devletin dönüşüm süreciyle birlikte artan ideolojik ve kolektif kapatma biçimlerinin, mekânsal sınırların hem özneler hem de iktidar tarafından nasıl yeniden belirlendiğini göstermektedir.

[1] Bezcizâde Mehmed Muhyiddin, 16. yüzyıl sonu 17. yüzyıl başı.
[2] Bu alanda üretilmiş son dönem eserlerinden biri de Rüya Kılıç’ın 2023 yılında İletişim Yayınları tarafından basılan Erken Modern Osmanlı’da Deliler ve Delilik kitabıdır.
[3] Philippe Pinel 1795’te Paris'teki Salpêtrière akıl hastanesinde deli olarak yaftalanan ve çoğunluğu yoksul, dilenci ya da devrimci siyasi tutuklu olan kadın ve erkekleri zincirlerini çözmüş, Fransız halkının psikolojisindeki değişime damgasını   vuran özgürlük, eşitlik ve etik ahlakını benimsemiş, yeni bir ruh sağlığı etiğinin kurumsallaşmasında öncü olmuştur (Scull, 2015).

Kaynaklar

Foucault, M. (2015). Deliliğin tarihi (M. A. Kılıçbay, Çev.; 6. bs.). İmge Kitabevi.

Kılıç, R. (2023). Erken modern Osmanlı’da deliler ve delilik. İletişim Yayınları.

Scull, A. (2015). Madness in civilization: A Cultural history of insanity from the Bible to Freud, from the madhouse to modern medicine. Princeton University Press.

Timur, T. (2023). Osmanlı kültüründe “delilik” sorunsalı. Yordam Kitap.