Aslı Aydemir aydemir.asli@hotmail.com
Bu yazıda somut olarak kendini bütün çıplaklığıyla dayatan bir sınırı, bu sınır etrafında insan varoluşunun nasıl nesneleştirildiğini ve bu sınır karşısında insanın öznelliğini nasıl geri alabildiğini tartışacağız. Bu sınır, kapatmanın tüm teknik araçları üzerinde, bazen bir tarlanın ortasında yükselen, içeri ve dışarı ayrımını kesinkes yapan cezaevi duvarları olacak.
Aynı gökyüzünün altında, aynı yeryüzünün üstündeyken gökyüzünü sınırlı bir çerçeveden görebilmek, betonla kaplanmış yüzeyden ötürü toprağa basamamak... İnsandan başka, türünün diğer üyesine bunu yapan başka bir canlı yok yeryüzünde. Gökyüzüne yükselen ve yeryüzüne yayılan bu beton sınırları hak gören ve haklı bulan insan, bu noktaya nasıl geldi? Sürekli biçimde sayıları artan, hınca hınç doldurulmuş, nüfusunun kent nüfuslarını geride bıraktığı cezaevlerine biz nasıl ikna olduk? Adaletin tecellisini nasıl hapsetmekte bulduk? Hapsetmek şaşan adalet terazisini onarır mı? Suçu duvarların içine kilitlemek, duvarların dışında suça artık kol gezdirmez mi? Eğer böyleyse, doğaya karşı ve insan karşısındaki duvarlar neden hala örülür, üstelik icat edilen yeni suçlarla artarak? Cezaevlerinin varlığının garantisi de olan işlevi nedir? Ve insanlık, bunun neresindedir?
Bu sorular cezaevinin insana uyguladığı şiddete doğrudan şahit olmam ve bu şiddete maruz kalan insanlarla tanışıklıklarım vesilesiyle aklıma düştü. Tanışmak için sorulan ilk soru “sen neden buradasın?” elbette. Cevaplar arasında “biz hırsızlık yaparız”, “biz yankesicilik yaparız”, “torba tutarız”, “şu semtteniz” vardı. Biz dediklerinin kim olduğunu sorduğumda çeşitli halkların, semtlerin, mahallelerin ismi verildi. Suç addedilen eylemler kimi halklar, kimi semt kadınları için hem kimliklerinin bir parçası olmuş hem de hayatlarını kazandıkları bir iş olmuş. Evli misin? Çocuğun var mı? Otuz yaşına dahi varmamış genç kadınların 7-8 çocukları vardı. Birbirlerine “Kaçını kendin istedin, kaçını cezanı ertelemek için yaptın?” dediklerinde oranlar yarı yarıyaydı. Kesinleşmiş cezaları nedeniyle hapse gireceklermiş ve hapse girmeyi ertelemek için birkaç çocuk daha yapmışlar. Başka cezaevlerinden veya koğuşlardan ortak tanıdıkları hakkında da konuşuyorlardı. Ortak tanışlar önceki cezaevi deneyimlerinden, yaşadıkları mahallelerdendi. Cezaevindekilerin dinlediği bir radyo programı var; yakınlarının, tanıdıklarının selamı veya mesajı olursa diye kaçırmamak için her akşam dinlenir. Bu programı dinlediğimde, bir kişinin pek çok koğuş sayıp çok sayıda kişiye selam gönderdiğine defalarca şahit oldum. İnfaz memurlarının tanıdıkları tutsaklar da vardı: “Sen yine mi geldin?” dedikleri ya da arkalarından kışı geçirmek veya çocuk doğurmak için geldiklerini söyledikleri kadınlar. Cezaevleri, tüm şiddetine rağmen, bazı hayatların “normalleşmiş” gerçekliği; girip çıkılan, sonra tekrar gelinen yerler. En temel soru bu gerçeklikte can buluyor: Cezaevleri ne için var?
Modernleşerek evrenselleşen hapishanelerin işlevlerinin ne olduğu, nasıl ve neden öyle veya böyle işlediğini idrak edebilmek için Michel Foucault’un (toprağı bol olsun) Hapishanenin Doğuşu kitabını[1],[2] hapishanede okudum., Dışarı ve içeri ikiliğinin sınırında somut olarak vücut bulan hapishane duvarlarının ötesine geçip, içeride yüz doksan beş gün tutuklu kalarak tam ortasından şahit olduğum hapishaneyi, şimdiki resmi adıyla kapalı ceza infaz kurumunu ve yaşattıklarını Foucault’la birlikte düşündüm. Haliyle bu yazıda Foucault’un 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Fransa üzerinden tarihselleştirdiği günümüz hapishanelerinin icadının sonuçlarını 21. yüzyıl Türkiye’sinde, Silivri’nin bir “mapus damı”ndaki tanıklığımla birlikte okuyacaksınız. Fransa’daki dönüşüm ne Osmanlı ne Türkiye için uzaktır. Hatta Avrupa ve Osmanlı’da polis, yargı ve cezalandırma kurumlarındaki dönüşümler paralellik gösterir.[3] Nitekim 18. yüzyılın 1840, 1851 ve 1858 yıllarında yürürlüğe konulan geç dönem Osmanlı kanunlarından[4] Türkiye’nin modern ceza hukukuna kadar Fransa etkisi neredeyse doğrudandır.
“İnsana Dokunuyor, İnsanı Dokuyoruz.”
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün logosunun bulunduğu her afişte yazan bir cümle var: “İnsana dokunuyor, insanı dokuyoruz”. İlk kez, cezaevinde hekim ve psikolog odalarının olduğu koridorda, bir afişte gördüm. Oldukça çarpıcı bir dört kelime. İçerinin varlık nedenine, nasıl ve neden var olduğuna dair iyi bir özet. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu’nda tarihsel izlerini üç yüzyıl boyunca sürdüğü cezaevlerinin işlevlerinden biri, bu tek cümlede ancak bu kadar ifşa edilebilir. Cümleye ilk olarak Türkçe dil bilgisiyle bir bakalım: Cümlenin öznesi gizli vecümle etken çatıda kurulmuş,cümledeki nesne ise insan. Gizli bir “biz”, nesnesi olan insan üzerinde eylemde bulunuyor. Nesnesine, onu duyumsayacak kadar yaklaşıyor, ona temas ediyor, el sürüyor. Bu noktada, cümlenin nesnesi insan, beden kazanıyor. Bu gizli özne “biz”, insan bedenine önce dokunuyor, sonra bu bedeni dokuyor. Dokumak, ipliği atkı ve çözgü durumunda kullanarak kumaş yapmak ve en ince noktalarına kadar özen göstererek, emek vererek ortaya çıkarmak demek.[5] Demek ki nesne insanın bedeniyle bir şey yapılıyor.
Cümlenin öznesi “biz” kim? Afişte logosu olduğundan Ceza ve Tevkifevleri Müdürlüğü bu öznelerden biri. Bir diğer kurum ise Ceza ve Tevkifleri Müdürlüğü’nün bağlı olduğu Adalet Bakanlığı. Adalet Bakanlığı’nın parçası olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu “biz”in içerisinde. Özelden genele gittik. Bu üçlüde en küçük birim olan Ceza ve Tevkifevleri Müdürlüğü’ne bakalım: Yapısal olarak Merkez ve Taşra Teşkilatı olarak ikiye ayrılmış[6]. Merkez Teşkilatı, on bir ayrı başkanlıktan oluşurken Taşra Teşkilatı üç müdürlük içeriyor: Ceza İnfaz Kurumu Müdürlükleri, Denetimli Serbestlik Müdürlükleri ve Personel Eğitim Merkezi Müdürlükleri. Bu üçü arasında duvarlarla doğrudan ilişkili olan kurumsal organizasyon Ceza İnfaz Kurumu Müdürlükleri. İnsanları kapatmak üzere inşa edilmiş etrafı duvarlarla çevrili, bu kapalı ceza infaz kurumlarının personelleri de “biz” zamirinin içinde; yöneticiler, idare memurları, infaz memurları, hekimler, psikologlar, öğretmenler gibi. Velhasıl, cümlenin gizli öznesi “biz” oldukça kalabalık ve örgütlü bir mekanizmaya işaret ediyor. Peki, bedenlerine dokunulan ve bedenleri dokunan nesne insan nedir, kimdir, o da kalabalık mıdır?
Zapt Edilenden Üretilene: Özneden Bireyselleşmiş Nesneye
Özne, dil bilgisel olarak yüklemin belirttiği işi yapan ögedir; cümlenin anlambiliminde ise faildir. Türkçe sözlükte ad olan özne ve sıfat olan fail birbirine eş anlamlı sözcükler olarak gösterilir. Failin sözlükteki karşılığı eden, yapan, işleyendir; felsefeyle birlikte ele aldığımızda da eyleme kapasitesine sahip olma anlamındadır. İngilizcede dil bilgisel öznenin karşılığı subject, anlambilimsel karşılığı agent’tir. Felsefi olarak fail anlamındaki sözcük ise agency’dir. Özne (agent) bir eylemi gerçekleştiren kişi ve varlık iken, fail (agency) ise eyleme geçme, seçim yapma ve güç uygulama kapasitesidir. Özne ile kimin hareket ettiğine odaklanılırken fail ile eylemin ardındaki kapasiteye ve niyete odaklanılır.[7] Yazının bundan sonrasında, özne derken hem özne hem fail diyor olacağım.
Ceza ve Tevkifevleri Müdürlüğü, ceza infaz kurumlarının tarihçesini 1846’da Bâb-ı Zabtiyye Tevkifhanesi/Mahbesi’nin[8] İstanbul Eminönü’nde açılmasıyla başlatıyor.[9] Arapça kökenli olan bu kelimelerden zaptiye denetleme, disiplin altına alma; tevkif kelimesi durdurma, alıkoyma, koluna bilezik takma; mahbes ise hapis kelimesiyle aynı kökenden türetilmiş olup hapishane anlamına gelir. Hapis ise kısıtlama, tutsak etme, kapatma, tutsaklık yeri anlamındadır.[10] Osmanlı’nın modernleşmeye hız kazandırdığı bu dönemde, 1840, 1851 ve 1858’de modern ceza kanunları ilân edilmiş, 1856’da Islahat Fermanı'nda mahbeslerin ıslahı ilk kez bir hükümet politikası olarak duyurulmuş ve 1871’de Sultanahmet’te, ilk modern hapishane Hapishane-i Umumi[11] açılmış, 1880 Tevkifhane ve Hapishaneler Nizamnamesi yayınlanmıştır. Osmanlı yasalarının ve kurumlarının modernleştirildiği bu tarihler, Foucault’un modern hapishanelerin oluşumunun tamamlandığını söylediği 1840-44 yılları sonrasına denk düşmektedir.
Duvarlarla çitlenmiş, dışarının karşısı içerinin pek çok adı var: tevkifevleri, tevkifhane, mahbes, hapishane, mahpushane, ıslahevi, tutukevi, cezaevi, ceza infaz kurumu ve hatta mapus damı. Hangisini demeli? Yazı boyunca bu konuda bir karar verilir belki.
Özneden Nesneye Geçiş: Duvarın Ardı
İçeridekiler: tutuklular, hükümözlüler ve hükümlüler. Tutukluluk, ceza hukukunda ancak kaçma ve delilleri karartma şüphesi varlığında uygulanacak bir tedbirdir. Suç ile olası faili arasındaki ilişkinin gerçekliği akıl ve bilimsel tekniklerle açığa çıkarılana kadar yargılayan ve suçtan etkilenen lehine kazanılmış bir zaman, nesne insan bedenin zapt edilmesi, tevkifidir. Tutuklu ya da tutuksuz yargılananlar (resmî belgelerde sırasıyla takip edildiğinde) polis tahkikat raporunda şüpheli şahıstır, gözaltındayken yakalanan fail karakolda ifade verirken şüpheli, mahkemede sanıktır. Tutuklu ve tutuksuz sanıklar ceza hukukunun açtığı yolda aklanmazlarsa hükümlerini giyerek cezaevi yolunu tutarlar. Hükümleri yargılandıkları suç ve cezaya göre belirlenmiş en üst mahkemede kesinleşene kadarsa hükümözlüdürler[12]. Şahıs/fail/sanık, yasaya karşı gelişinde bir öznedir ve eyleminin sorumluluğunu tek başına alacak, hükmünü giyip cezasını çekecektir. Hükümlünün, suç faili bu öznenin cezası çoğunlukla hapistir, bedenine el konulmasıdır. Mahkemenin bitiminde jandarma ya da polis eşliğinde cezaevine götürülür. Cezaevinin duvarlarının dışından içine geçer ve arkasından kapanan kapıyla birlikte suçuna uygun görülen cezası, uygun bulunan biçimde çektirilmeye başlanır. Suç işleyenden ceza çektirilene geçiş, cezada ezadan mahbese geçişten fazlasıyla hızlıdır. Oysa ezadan mahbese geçiş politik ekonomik değişimlerin sonucunda yüzyıllara varan bir sürede ancak mümkün olmuştur.
Suç ve cezayı, ceza ve hapsi birbirini hemen çağıran, birbirinden ayrı düşünülemeyen ve biri birinin doğrudan sonucu olarak düşünmeye meylederiz. Ancak bu meylin, zihinlerimizdeki bu çağrışım bağlarının bu kadar hızlı ve güçlü oluşunun sebepleri insanlık kadar eski değildir. Suç ve ceza eskiyse de ceza ve hapis, epey yenidir. Foucault bu çiftin yakın ilişkisinin sadece iki yüzyıldır var olduğunu söyler. Onarıcı adalet yerine cezai adalet ve ceza için tek biçim, hapis. Ceza kökensel olarak Arapça tazminat, bedel veya ödül sözcüğünden türetilmiştir.[13] Tazmin köküyle zararın tazmini olarak onarıcı adaleti çağrıştırsa da ceza kelimesi, zihinlerde çoğunlukla bedel ödemeyi önceliklendiren cezai adalet içinde yer alır.
Yasayı ihlal edenlere on sekizinci yüzyıla kadar Fransa’da baskın bir biçimde uygun görülen ceza, bedenleriyle halka teşhir edilmelerini de içeren ezadır.[14] On sekizinci yüzyıl Fransa’sında ceza sistemi ıslahatçıları bu bedel ödeten hınçla dolu intikam yerine, yasa ihlali ve yasayı ihlal edene göre düzenlenmiş uygun bir cezai adalet önerirler. Yasayı ihlal edenin eziyet edilebilen bedeni, bu önerilerle insanlık kazanır ve insanlığa saygı nezdinde cezalar verilmesi talep edilir. Foucault’a göre ıslahatçıların asıl amacı eşitlikçi bir ceza hukukunun geliştirilmesinden ziyade bir ceza ekonomisi yaratmak, yargılama yetkisini hükümdardan alıp kamuya devretmek, halka mal etmektir. Halkın yasadışılıkları köylünün toprağını çitleyen burjuva karşısında mala karşı olmaya başlamıştır. Egemenlerin halka dönük suçları, halk için yeni suçlar doğurmuştur. Halkın payına mala dönük suçlar, burjuvanın payına haklara yönelik suçlar düşmüştür. Suçlar değişince haliyle yasalar değişmiş ve modern ceza hukukunun temelleri tam burada, hükümdara ve halka karşı atılmıştır. Dolayısıyla ıslahatçıların bedene verdiği insanlık, hükümdarın gücünü ve halkın yasadışılığını sınırlandırma amacının bir sonucu olarak sadece ahlaki ve hukuki bir biçimdir. Yasanın insanileşmesi suçlunun içindeki insanlık değildir, iktidarın etkilerinin düzenlemesini içeren ekonomik rasyonalitedir ve insanlık bu hesapçı ekonominin saygılı ismidir. Ceza hukuku da suçu yok etmekten çok, farklılaştırarak yönetmek üzere inşa edilmiştir. Bu ekonomi, yasayı ihlal edenin kim olduğunu da hesaba katar ve ıslahatlarla beraber yasanın hedefi, suçu ve cezayı bireyselleştirmek olur. Suçlunun anormalliği ve suçun gerçekliğinin peşine düşülmüştür. Sonucunda suç ve suçlu nesneleştirilmiştir.
Suç doğal bulunmaz, şiddetine ve işleyenine denk bir şekilde cezalandırılmalıdır. Osmanlı’nın 20. yüzyıla kadar suçun şiddetine göre farklı ağırlıklarda tutsaklara vurdukları prangalar, kürek cezaları, ağır ve kaba işlerde zorunlu çalışma gibi[15] çeşitlendirilmiş cezalar keyfi olmamalı, suçu çekici kılmamalı, korkutucu olmalı, suçlunun ıslahı için gerekli zamanı hesaplamalı, suçlu toplumun tümüne verdiği zararın karşılığını almalı, suçlunun bedeni emek ve temsil gücüyle kamunun hizmetine verilmelidir. Tüm bunlar da halka açık olmalı, cezalar hem caydırıcı hem de övünç verici olmalıdır ki suçlular halk kahramanı olamasınlar. Böylece suç ve ceza çifti arasında ayrılmaz bağ kurularak aslında iktidar kendini gizleyebilmiştir.
Ölüm ve para cezası arasında çeşitlenen cezalar içinde hapis, ıslahatçıların yalnızca özgürlüğü kötüye kullananlar için önerdikleri, yararsız hatta zararlı buldukları bir cezadır. Bu sıralarda Osmanlı’da, prangaların da eşlik ettiğinin anlaşıldığı kürek çekme cezası, yelkenli gemilerin icadı ve donanmanın ihtiyacının azalmasıyla tersanelerde zorla çalıştırılmaya veya artan biçimde hapis cezasına yerini bırakmaktaydı.[16] Kürek çekmede bedenin fiziksel gücü üretim aracıdır; ezada ise parçalanan bedende hükmedenin iktidarı yükselir. Islahatçılar hapsi maliyetli, aylaklığa zorlayan, önlemesi gereken kötülüğü aktaran, sadece suçluya değil ailesine de sirayet eden, bireyselleşecekken genelleşen, yasayı ihlal edene özgü olmayan ve farkları görmeyen tek tip bir ceza olarak görürler. Bu eleştiriler 18. yüzyıldan beri hala geçerlidir. O zaman hapishaneleri var eden başka bir şey olmalıdır.
Yasa ihlalinin bedeli için öngörülen cezalar hapisten önce de bedeni hedef almıştır ancak bu sefer farklıdır. Azap çektirilen, eza gören beden kürek çekme ve zorla çalıştırmayla gücünden faydalanılan, savaş ve üretim için emeğine göz dikilen bedendir. Foucault’a göre ıslahatçıların bireysel olarak ıslah edilmesini önerdikleri insan, bir hukuk öznesidir; fakat bu yine ıslah edici bu cezalandırma sisteminde amaç itaat eden bir özne yaratmaktır. Beden bu sefer, başkalaşmış iktidar mekaniğinin dişlisi olmak üzere dokunulan, eğilip bükülen ve şekil verilen bir beden olmuştur. Yasayı ihlal eden ıslah edilmelidir. İşte bu noktadan sonra yasayı ihlal eden bir fail olarak özne, bedeni ve ruhu dövülecek bir nesne olur. Her ikisi de bireyselleşmiş yargılama ve cezalandırma, burada birbirinden ayrılmış olur. Cezalandırma sistemi, kendi içinde iş dağılımına gider. Bugünün Adalet Bakanlığı’nın şemasında da görüleceği üzere hukuk, ceza işleri, ceza ve tevkifevleri ayrılmış, farklı bakan yardımcılarına bağlanmıştır.[17] Cezaya karar veren iktidar karşısındaki hukuk öznesi, cezayı yargılamadan bağımsız biçimde uygulayan ceza iktidarı karşısında, ıslaha tabi kılınan nesne insana dönüşür.
Islah nasıl olacaktır, insana nasıl dokunulacak, insan nasıl dokunacaktır? Bu sorularla hapishaneler deney laboratuvarı, gözlem mekânı gibi iş görür, insan hakkında bilgi edinme aracı olarak işler. Ceza bireyselleşmişse, bu birey kimdir o vakit? Bu nesne insan, nasıl bir bireydir? İnsan, iktidarın müdahalesinin hedefidir; düzelttiği ve dönüştürdüğü nesnesidir, der Foucault. Beden, anlaşılmak üzere hedefe konursa insana aittir, bedenin itaati ve kullanımı söz konusu ise bu yararlı beden, bireyindir. Bireyselleştirme işte bu yararlı bedene erişim için icat edilmiş bir tekniktir. Bireyselleştirme yararlı bedenin gücünü artırırken bedenin siyasal özne olma gücünü azaltmak için disipline başvurur. Beden lime lime edilecek, sonra ilmek ilmek örülecek kadar parçalanır. Eza çektirirken bedene fiziksel olarak uygulanan bu işlemler şimdi, bedeni zapt edilmiş öznenin ruhuna yapılmaktadır. Değişen şey aslında budur. Böylece, insan bilimlerinin, psikiyatri ve psikolojinin tarihsel gelişiminin modern hapishanelerin oluşumuyla kesiştiği yere geliriz. Disiplinsel iktidar kese biçe ama aynı zamanda ilmek ilmek dokuyarak insandan birey üretmiştir. Bireye dair bilgiler de bu üretime dahildir. Psikoloji bilgisi gibi.
Bireyselleşmiş Nesne
Yatkınlık ve kapasitesi iktidara faydalı olmak üzere güçlendirilecek nesne insan, elbette karşı bir güç olma riskini hep içinde taşıyacağından iktidara bağımlı kılınmak zorundadır. Bu nedenle disiplin şarttır. Disiplini sağlamak üzere cezaevine giren nesne insan ilk olarak kendisine uygun görülen koğuşa geçene kadar geçici koğuşa konur. Disiplinin gerektirdiği çitleme kapsamında içeri girmişlerdir önce. Etrafı duvarlarla belirlenmiş, önünde nöbet tutulan o özel disiplin mekanındadırlar. Geçici koğuşta, yoksunluk yaşayan uyuşturucu bağımlısından, cinayet, dolandırıcılık, hırsızlıkla suçlanan farklı sınıf, halk, yaştan insanlar kurul önüne çıkıp kaba bir sınıflandırmaya tabi tutulana kadar bir aradadır. Kurul onları çerçeveleyecek, kendi yerlerine yerleştirecektir. Bu çerçeveleme bireyseldir elbette. Tek başına kurul karşısına çıkıldığında önlerinde olan mahkemeden gönderilmiş dosyaya bakılmış olsa da tutsağa neyle suçlandığı, eylemi, kim olduğu, kısaca hayatı sorulur. Bu kurulda cezaevinin personelini temsilen yetkilendirilmiş kişiler vardır; yönetimi, infaz memuru, psikoloğu ve diğerleri. Kurulun kararıyla nesne insan bir koğuşa, belki bir hücreye gönderilir. Bu yerleşimler, disiplinin diğer bir gereği olarak elbette değiştirilebilirdir, mertebelendirilmiştir. Birbirlerinin yerine geçmeye imkân veren hareketli bir tasniftir. Bu tasnif, hem bireyin birey olarak belirlenmesine hem de belli bir çoğulluğun düzene sokulmasına olanak verdiği için önemlidir. Ceza olarak hücreye konmak, koğuş değişikliği, kötü koğuştan iyi koğuşa geçmek gibi terfi uygulamaları vardır.
Okullar, ordular, fabrikalar ve cezaevleri bu disiplinsel iktidarın modern kurumlarıdır ancak cezaevlerinin sınırlarının geçirmezliği ve netliği başka hiçbir kurumda yoktur. İçeride, dışarısı yoktur. Okulların teneffüsleri, boş zamanları; işçilerin tatilleri vardır ama hapishane duvarları arasında hiçbir boşluk yoktur. Sürekli gözetim ve denetim, bölünmez disiplin. Hapishanede beden kesinkes zapturapt altındadır. Okulların eğitim-öğretiminin üstünde bir ıslah yeri. Bu ıslah yeri:
1) Dışarıdakilerden ve hatta içeridekilerden soyutlar. Ceza yalnızca bireysel değildir, aynı zamanda bireyselleştiricidir. Böylece nesne insan, özneliğini vermemek veya geri almak üzere diğerleriyle birlikte isyana, suça iştirak etmemelidir. Bu soyutlama, yasayı ihlal etmiş özne ile iktidarı baş başa bırakır. İktidarın devasa, dizginlenemez gücü karşısında küçücük bir nesne. Nesne insan, diğer bilgi nesnelerinden sadece biri olduğunu idrak etmelidir. Cezaevleri öznenin aktifliğini, nesnenin pasifliğine sabitler. Cezaevleri koridorlarında herhangi biriyle (diğer tutsak ve ceza infaz memurları) konuşmak, temas etmek yasaktır. Olası karşılaşmaların önüne kesmek üzere “koridorun sağından duvar dibinde tek sıra halinde yürüyün” komutu verilir. Komutlar oldukça kısa ve nettir: Geç, gel, ver, git! Hitap hep “sen”dir ve bu sen zamirinin hissettirdiği ikinci tekil şahıstaki sen değildir. Türkçede üçüncü tekil şahıs zamiri de insana referans etme özelliğine sahiptir. Bu “sen”in hissettirdiklerini İngilizcenin “it” zamirinde tarif etmek daha kolaydır.
2) Soyutladıktan sonra çalıştırır. Çalıştırma, faydalı bireyin inşasında müthiş bir araçtır. İyi halli hükümlülere tanınan bir hak olarak işçi koğuşuna geçme ve cezaevinin üretim faaliyetlerini sürdürmek için el konulmuş bedenlere gönlünce sahip olma. Kamu görevlisi tutukluların kendilerini işçi koğuşlarında bulmaları boşuna değildir. İşçi koğuşlarında zaman işe göredir, düzenlenmiştir. Diğer koğuşların düzensizliği ve disiplinsizliği bu koğuşlarda yoktur. İşçi hükümlülerin iyi hallerini bozmak istemeyecekleri varsayımı, sessizlik arayan ve güvende hissetmek isteyenler için bu koğuşları yok yere cazip yapmaz. İtaat edenin huzuru, disipline sokulmuşun sessizliği.
3) Amacı doğrultusunda cezaları çeşitlendirir. Artık özgürlükten yoksun bırakmanın ceza olarak amaçlanmadığı, amacın ıslah olduğu cezalandırma iktidarında ıslahevleri, nesne insan dokunana kadar onun bedenini zapt etme özerkliğine sahiptir. Öyle ki ceza üzerindeki özerkliği adalet saraylarının hapsetme kararlarını aşabilir, hâkimin verdiği ceza süresi bitmiş olsa bile tutsak normalleşmemesine verilen disiplin cezalarının bedelini ödeyene kadar bırakılmaz. Dokudukları nesne insandan elde etmek istedikleri kumaş, itaatkâr bireydir ve kumaş tamamlanana kadar ele geçmiş o bedene dokunulacaktır. Islahevini cezaevi yapan da işte bu disiplinsel ektir.
Disiplin birey imal eder; insanı dokuma araçlarındandır. Birey imalat sürecinin önemli şartı hiyerarşik gözetimdir. Kumaş yeterli kaliteye erişti mi, erişmedi mi? Cezaevinin koridorlarından koğuş içlerine kadar iktidarın gözü olan kameralar her yerdedir.[18] Görüş açısı asla kapatılmamalıdır. Olur da koğuşta ortak alanın ışığını kapatırsanız, hoparlörden anons geçilir: “C-5 ışığı aç!” Hep uyanık olan bu gözetim, gözetmenleri de gözetler. Tutsakların görüldüğü ama göremedikleri, onlara seslenen ama kendisine seslenilemeyen bir iktidar. Bilgi nesnesi olarak etkisizleştirilmiş insan bedeninden imal edilecek birey, normun iktidarında belirlenmiştir. “Bu, oldu” demenin zamana yayıldığı imalat sürecinde, cezaevinin nesne insanları, hem bireysel hem topluluk olarak normalleştirici yaptırımlarla yoğurulur. Cezaevlerinin kendine has disiplin yönetmeliklerinin işlevi budur. Kendi yasası, kendi özelleşmiş cezaları (etkinliğe katılım yasağından hücre cezasına kadar), kendine özgü yaptırım biçimleri, kendi yargılama oturumlarıyla son derece özerk bir iktidar aygıtıdır. İnsana ait her şey, kurallardan uzaklaşan şeyler olduklarında bu mikro cezalandırmaya tabidir. Norma uygun itaatkâr birey olana kadar nesne insanın disiplin cezası sadece ona değil, sapmaları azaltmak için elbette cezaevi topluluğunun tümünedir. Koğuştaki birinin bir nedenle şikâyete konu olduktan sonra sorgusuz sualsiz o koğuştan başka bir koğuşa alınması, sadece onu değil bütün koğuşu disipline eder.
Disiplin, cezai yaptırımların yanı sıra ödül de içerir: kötü hale yaptırım, iyi hale ödül. Bu çifte sistem cezaevlerinde puan uygulamasıyla arşa çıkarılmıştır. Cezaevine giren öznenin dokuması bitmiş kumaş olarak dışarı çıkabilmesi için en az 40 iyi hal puanı almış olması gerekir. Karnesini alıp bu “hayat okulu”ndan mezun olabilir: puan getirecek eylemlere katıl, puan götürecek eylemlerden kaçın. Ödül alan iyi halliler ve ceza verilen kötü halliler. Okulun iyi ve kötü öğrencileri gibi tutsaklar arasında da hiyerarşi kurulur. Çalışkanlar sırasına geçen öğrenciler, iyi koğuşlara terfi edilen tutsaklar, tek ayakta bekletilen öğrenciler, hücreye konan tutsaklar. Foucault, sonuç olarak disiplinsel iktidarın şunları yaptığını söyler: (1) bireysel eylemleri, performansları, hal ve gidişleri, aynı anda hem bir kıyaslama alanı hem bir farklılaştırma mekanı hem de izlenecek bir kuralın ilkesi olan bir bütüne göre değerlendirmek, (2) bireyleri birbirine nazaran ve bu bütünsel kuralın işlevinde farklılaştırmak, (3) bireylerin kapasitelerini, düzeyini, cinsini sayısal terimlerle ölçmek ve değer terimleriyle hiyerarşik hale getirmek, (4) gerçekleştirilecek bu uygunluğun zorlamasını bu değerlendirici ölçü boyunca oynatmak,( 5) tüm farklılıklara göre olan farklılığı, anormalin dış sınırını belirleyecek bir hudut çizmek. Tek kelimeyle, normalleştirmek. Sonuç olarak disiplinli bir toplum yaratmak. Bu toplumun oluşumu ekonomik, hukuki-siyasal ve bilimsel süreçlerin tarihsel süreçlerinde ele avuca gelmiş, cezaevi duvarları gibi gerçekliğe erişmiştir.
Dokunan ve Dokuyan Gizli Özne: Kameranın Ardı
Hapishaneler, kuruluşlarından bu yana aldıkları eleştirilere rağmen varlıklarını sürdürmelerini iki işleve borçludur: itaatkâr birey ve suç(l)u imal etmelerine. Disiplinsel iktidar, özerk kıldığı cezaevlerinde, yasayı ihlal eden özneyi nesneleştirerek itaatkâr bireye dönüştürürken bir şey daha yapar; suç ve suçluyu üretir. Pek çok teknik araçla donanmış bu mekanik disiplinsel iktidar, hem karşı-iktidarının olası insanlarının özneliklerini yok sayarak onları en yüksek düzeyde faydalandığı, kontrol edebildiği dişlilere dönüştürür hem de kendi yasadışılıklarını saklar. Cezaevinde imal ettiği ve hatta salıverilseler bile denetimleriyle sürekli izleyip taciz ettiği bireye ihtiyacı vardır. Nitekim, özgürlüğünden yoksun bırakarak bağlarından kopardığı ve adli sicil kaydıyla yeni bağlarının önüne geçtiği bireyi kendine mecbur bırakır. Sadece yetiştirdiği bireyi değil, onunla birlikte ceza çektirdiği ailesini de mahrum ve mecbur ettikleriyle suça çağırır. Gören ancak görülmeyen iktidar kendi koyduğu yasayı ihlalden nasıl muaf olabilir?
Hapishane ve genel olarak ceza, yasa ihlallerini sona erdirmek üzere değildir. Yasadışılığı ayırmak, dağıtmak, yasadışılıktan yararlanmak içindir. Yasanın ihlali genel bir boyun eğdirme taktiğidir. Yasadışılıklar farklılaştırılarak, bunların genel ekonomisi sağlanır. Halkın yasadışılıkları (sınıf mücadelesi, siyasal rejime muhalefet, hak ve adalet mücadelesi gibi bütün toplumsal hareketler) yerine iktidarın kendi yargılama ve cezalandırma sistemleriyle örgütlediği yasadışılıkların yönetilmesiyle sürdürülen bir egemenliktir. İşçi, yoksul ve yoksun mahallelerine aslında sadece onların sınıfına özgü kılınmış suç vasıtasıyla girmek. Sendikalar yerine çeteler, örgütlü bir halk yerine suçlular, iktidara karşı hak, emek ve adalet mücadelesi yerine çeteler arası çatışmalar. İsyan yerine suç, sokaklar yerine mahpuslar. Hapishaneler, yasadışılığın siyasal ve ekonomik olarak daha az tehlikeli suçlularını yaratmakta, suçluyu patolojikleştirmekte ve psikolojikleştirmektedir. Psikiyatrik ve psikolojik bozukluk tanılarının en sık alt sınıfta bulunması, kapalı psikiyatri servislerinin ve kapalı cezaevlerinin en çok alt sınıftan insanlarla dolu olması sürpriz değildir. Bazı halklara bazı suçları meslek edindirmek, suç ve polis isimli ikiz çocuklarıyla o mahallelere girmek, mahallenin sakinlerini kendi modern kurumu cezaevlerinde ağırlayarak gözetlemek, denetlemek, kendi lehine ehlileştirmek ve çalıştırmak.
Modern hapishanelerden önce zindana koyulan insanlara da yapılan budur. Bolu Beyi’ne karşı çıkan Köroğlu’nun zindana konması, Osmanlı Devleti’nin şehirlerden kıra yaymak istediği iktidarını perçinleyen araçlardandı.[19] Suç dışarıda kalanı iktidar aygıtının içermesine olanak veren bir araçtır. İçeri girmenin, duvarlar dışında böyle bir anlamı da var. Suçun, suçlunun, cezaevlerinin artması, dolup boşalması ve tekrar dolması, bu artışın ana akım medyada çekinilmeden gösterilmesi çoğunluğu açlık sınırında yaşayan, yoksullaşan günümüz Türkiye’si için boşuna değildir. Aslında yönetilemeyen bir suç ortamının değil, suçla yönetilebilen bir toplumun ifşasıdır. Artan soruşturma, tutukluluk, baskın, cezaevleri bu nedenle gururla dile getirilmektedir. Mevzu adalet değil, yönetim meselesidir, erk meselesidir.
Durum buyken ceza sistemine itirazlar Fransa’nın 18. yüzyılında da bugünün dünyası ve Türkiye’sinde de hapsetmenin cezanın tek biçimi olmasına değildir. Hapsin keyfi ve süresiz olmasına, tutukluluğun ceza gibi işlev görmesine veya Türkiye’de kimi için cezasızlıklar mevzu bahisken kimine hapsin hemen ve çok verilmesinedir. Ceza ve hapis çifti, erki gizleyecek kadar güçlenmiştir. Erk’ek adalet karşısında gerçek adalet talebi buna itirazdır. Ancak hapis talebi, adalet talebi midir? Cezai adaletin bu kadar örgütlenmiş oluşunda güçlenen ceza-hapis çiftine karşılık onarıcı adaleti, bedel ödetme yerine tazmini önceleyen adalet arzusunu konuşamaz hale gelmişizdir.
O Çatlak, İnsandır.
Psikoloji ve Toplum Dergisi’nin bu sayısının çağrısını görmezden çok evvel, ismi Çatlak olan bir duvar çatlağı birkaç aydır zihnimdeydi. Bu duvar iki hücre arasındaydı; tek başına kalan, pek çok şeyden soyutlanmış, tecrit altındaki iki insan arasındaki sınırdı. Cezaevi eskidiği için bir hücre duvarı üstünde, ses geçiren bir çatlak oluşmuş ve iyi ayrı tutsak konuşmak istediklerinde “Çatlak’a gel.” derlermiş birbirlerine. Çatlak’tan sadece ses değil, sözler, kelimeler geçer olmuş. Konuşabilen bir tür olarak insan, çok uzun zaman önce yazıyı icat ettiğinden ben, bu Çatlak’tan bir mektup aracılığıyla haberdar oldum. Bu mektubun bana yazılmasıysa yine başka bir mektuptan doğru oldu. İçerideyken Birgün Gazetesi’nin İçeriden Dışarıya Mektuplar köşesine yazdığım mektup sayesinde.[20] Birgün Gazetesi’ne cezaevinde erişemediğimi, mektubumu basılı olarak okuyamayacağımı yazmıştım. Gelen bu zarfta, mektupla beraber kesilmiş birkaç gazete küpürü vardı. Küpürlerden biri benim mektubumdu. Çatlaktan sızan ses ve söz, mektuplarla cezaevinden cezaevine yazılan kelimeler, kurulan bağlar, anlatılan insan hikayeleri.
İnsan derken Foucault’un ahlaki ve hukuki bir teknik olarak icat edildiğini söylediği insan ve insanlık kavramlarından bahsetmiyorum. Bir varlık olarak insanı kastediyorum. Var olma gücünü ve direncini kendinden doğru kendinde bulan, eyleyen ve eylenen; etkileyen ve etkilenen bir canlı. Eyleme kapasitesi ve etki gücüyle insan, tek başına bir öznedir. Düşünme ve muhakeme yetilerini binlerce yıllık tarihi içinde kazanarak diğer türlerden farklılaşmış bir fail. Varoluşunun onu zaten özne kıldığı insanı, bedeni üzerinde tahakküm kurarak nesneleştirmek ve itaate zorlamak, rasyonel aklı yüzyıllara varan bir sürede pek çok teknik araç geliştirmeye zorlamıştır. İktidar aygıtı kendini sürekli geliştirmek ve dönüştürmek zorundadır. Onu buna zorlayan güç de insanın kendisidir. İnsanın kestirilemez, ilişkisel ve itaatkâr olmayan varlığı. Doğada itaat yoktur, insan doğasında da. Foucault’un “İktidar öznesini de üretir” dediği yer burasıdır. Özne olan insanı, nesneleştirerek itaatkâr bireylere dönüştürme, hakikatine kavuşan bir kurgudur. Gerçek değildir. Foucault’un hapsedilmenin, delilik ve cinselliğin tarihsel süreçlerinin peşine düşmesi, hakikat atfedilen bu modern kurguların gerçekliğini sorgulatması, gerçeğe yakın hakikati yeniden kurmak için değil midir?
Disiplinsel iktidarın cezalandırma sistemi içinde geliştirdiği hapishaneler, insanların doğalarına karşı bir biçimde dokundukları tezgâhlardır. Doğal değildirler; insana şiddet uygularlar. Hapishaneler, insanın varoluşundan doğru sahip olduğu hakların gaspıdır. Tezgahtır, çünkü ıslah niyetine insandan dokudukları kumaş, itaatkâr bireydir ve bu kumaş sentetiktir. Tezgahtır, çünkü suçu önlemez, üretir ve yönetir. Doğanın irrasyonelliği, rasyonel akıldan daha yaşlıdır, ölecek gibi de değildir. İnsanın irrasyonel doğası gibi. İşte başlıktaki o çatlak, insanın irrasyonel, canlı, hükmolunmaz doğasına atıftır. İktidar aygıtının tüm rasyonel teknikleri karşısında insan irrasyonelitesi karşı-iktidar olarak hep mevcuttur. Çatlak, bizzat insanın kendisidir. Cezaevleri, personelinden tutsağına kadar insanlarla doludur. İktidar ve cezalandırma mekanizması elbette mekaniktir ancak insan bu makinaya dişli olamayacak kadar canlı bir varlıktır. Tüm kural ve yasaklara rağmen insanın canlılığı karşı gelişinde, gülüşünde, kavgasında, beraber ağlayıp yas tutmasında, hapishanenin her yerinde görülür. İnsan soyutlanamıyor, sese kulak kesiliyor; konuşuyor, şarkı söylüyor, yazıyor. Kendine hiç benzemeyenle bağ kuruyor. Dedikodu yapıyor. Yedi yirmi dört gözetlense bile disiplin suçu işliyor, korkmuyor, korkutuyor. İtiraz ediyor, kavga ediyor, yalan söylüyor. Şiddet uyguluyor, kendine veya başkasına zarar veriyor. Çığlık atıyor, kapıyı yumrukluyor. Yangın çıkarıyor. Gülüyor, yiyor, içiyor ve nihayetinde yatıyor. Velhasıl insanlık namına ne varsa hepsi duvarlar ardında da mevcut. Yeşilçam sinemasının ünlü repliği koğuşta ara sıra dile getirilirdi: “Bedenimize sahip olabilirler ama ruhumuza asla!”
Hapishaneler eleştirilerle ve hak mücadeleleriyle iyileştirilseler de ‘iyi cezaevi’ diye bir şey yoktur. Hapishanelerin iktidar lehine işlevi, halk lehine işlevsizliği ortadadır. Alt sınıflara karşıdır, çünkü suçu onlara özgü kılar, suçtan başka yol göstermez. Kadınlara karşıdır, çünkü erkeklik üretir. İnsana karşıdır, çünkü doğal değildir. İnsan aklı, cezai adalette ceza-hapis çiftinin çağrışımsal hegemonyasını kurmada ve teknik her aracıyla dev bir hapishane sistemi inşa etmede nasıl becerikliyse onarıcı adalet için hapis dışında başka pek çok yol, yöntem ve araç üretme potansiyeline sahiptir. Bedel yerine, tazmin.
Disiplinsel iktidar her kurumunda çocuğu, insanı, toplumu geriletir. Cezaevleri aynı disiplinsel iktidar özellikleriyle örgütlenmiş okullar gibi, artık üniversiteler gibi, aileler gibi insanı ruhsal olarak geçmişe götürüyor. Tutsak, iyi öğrenci olmak isteyen, müdürün, aslında babanın, kendisini görmesini, sevmesini isteyen; arkadaşlarıyla, kardeşiyle rekabet eden ispitçi o çocuk oluveriyor mesela. “Ben siyah değil, mor çöp poşeti istiyorum” diye ağlayan bir çocuk da oluveriyor. Bu ruhsal gerileme hepimizi buluşturmuş olsa gerek ki şu uyarlanmış şarkıyı koğuşça söyler olmuştuk:
Şimdi tutuklu olduk,
Koğuşları doldurduk,
Sevinçliyiz hepimiz,
Yıkılsın Silivri’miz.
[1] Foucault, M. (2000). Hapishanenin doğuşu. (Çev. M. A. Kılıçbay, 2. Basım). İmge Kitabevi. (Orijinal eserin yayın tarihi: 1975
[2] Yeni basımı olmayan kitabı sahaflardan bulup bana ulaştıran dostlara teşekkürlerimle.
[3] Levy, N. (2008). Giriş. (Çev. Ö. Türesay). N. Levy ve A. Toumarkine (Der.), Osmanlı’da asayiş, suç ve ceza 18. – 20. yüzyıllar içinde (s. 1-16). Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
[4] Saner, Y. (2008). Osmanlı’nın yüzlerce yıl süren cezalandırma ve korkutma refleksi: prangaya vurma. N. Levy ve A. Toumarkine (Der.), Osmanlı’da asayiş, suç ve ceza 18. – 20. yüzyıllar içinde (s. 163-189). Tarih Vakfı Yurt Yayınları
[5] Türk Dil Kurumu (2023). Türkçe sözlük. Türk Dil Kurumu Yayınları.
[6] https://cte.adalet.gov.tr/Home/SayfaDetay/teskilat_sema1
[7] Daha fazla bilgi ve tartışma için https://plato.stanford.edu/entries/agency/ adresine bakabilirsiniz.
[8] Bugünkü Emniyet Genel Müdürlüğü’nün öncülü bir kurumdur.
[9] https://cte.adalet.gov.tr/Home/SayfaDetay/turkiye-ceza-infaz-kurumlari-kronolojisi-1850-2005
[10] https://www.nisanyansozluk.com/
[11] Eski İbrahim Paşa Sarayıdır. Binanın ayakta kalan kısmı şimdilerde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır. 24 Nisan 1915 sonrasında pek çok Ermeni burada tutsak edilmiştir https://hatirlayansehir.hakikatadalethafiza.org/turk-ve-islam-eserleri-muzesi/. Vartuhi Kalantar’ın iki buçuk yıllık mahpusluğunun bir kısmını aktardığı, Aras Yayıncılık tarafından Türkçeleştirilen Hapishane-i Umumi Kadınlar Koğuşu (1920-1921) kitabı günümüze ulaşan nadir tanıklıklardandır. Hapishane-i Umumi sıklıkla Sultanahmet Cezaevi ile karıştırılsa da şu an bir otel olarak işletilen eski Sultanahmet Cezaevi (ilk açıldığında ismi Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi) daha sonraki bir modern Osmanlı hapishanesidir. Sultanahmet Cezaevi Türkiye’nin siyasal kriz ve dönüşüm süreçlerinde uzun yıllar kullanılmış ve işkence de dahil olmak üzere devlet şiddetinin sahnesi olmuştur. Daha fazla bilgi için https://hatirlayansehir.hakikatadalethafiza.org/four-seasons-hotel/ adresine bakabilirsiniz.
[12] Cezaevi terminolojisinde ilk mahkemelerde hüküm giyip hapse konmuş ancak en üst mahkemede henüz suçu kesinleşmemiş olanları ifade etmektedir. Zannediyorum ceza hukukunda bir karşılığı yok ama cezanın infazında tutuklu koğuşlarında kalmak gibi bir farkı içerebiliyor.
[13] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/ceza
[14] Foucault, M. (2000). a.g.e
[15] Saner, Y. (2008). a.g.e
[16] Saner, Y. (2008). a.g.e
[17] https://www.adalet.gov.tr/teskilat-semasi
[18] Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda sadece oda içlerinde kamera yoktu.
[19] Duymaz, A. (2010). Türk halk şiirinde hapishane. E. G. Naskali ve H. O. Altun (Ed., 2. Baskı), Hapishane kitabı içinde (s. 533-567). Kitabevi.
[20] https://www.birgun.net/haber/iceriden-disariya-mektuplar-adalet-yarasi-671124