Ali Eren Bolat alieren1270@gmail.com
Psikolojinin ürettiği terim ve kavramların gündelik hayata nasıl sızdığı üzerine bir metin yazmak, düşünceler henüz söze dökülmüşken bu terim ve kavramların metne sızma tehlikesi barındırması bakımından titizlik gerektiren bir iş. Çünkü, psikoloji artık her yerde.
Dünyanın dört bir yanında psikolojinin ürettiği bilgi sadece akademide değil, gündelik yaşamın her alanını anlama ve açıklamada hegemonik bir bilgi türü haline geldi (Hacking, 2007). Laboratuvar ile sokak arasındaki mesafenin özellikle medya ağları aracılığıyla azalmasıyla birlikte, insanlar başkalarıyla ve kendileriyle kurdukları ilişkiyi psikolojinin ürettiği terim ve kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladı. Sabah, tanısını çoktan koymuş olduğumuz arkadaşımızla kahve içerken bağlanma stillerimiz hakkında sohbet ediyor, öğlen iş yerinde yaşadığımız stresi “duygu durum takibi (mood tracking)” listemize ekliyor, akşam da tüm travmalarımız ve olumsuz yaşantılarımız üzerine “overthink (aşırı düşünme)” yapıyoruz. Dahası, birçok klinik tanıyı fütursuzca partnerimizin, arkadaşlarımızın ve aile bireylerimizin üzerine yapıştırıyoruz.
Kategorileştirmeyi dünyayı anlama ve kavrama aracı olarak kabul edersek günümüzde–ırk, yaş, cinsiyet, sosyoekonomik ve kültürel düzey fark etmeksizin insanlar bu işlemi ağırlıklı olarak psikolojinin kelime dağarcığıyla yapmaya başladı. Narsisizm, bağlanma stilleri, DEHB, anksiyete, travma, bastırma, ego ve bunun gibi birçok tanı ve kavrama hem kendimizi hem karşımızdaki insanı anlar ve anlatırken sıkça başvuruyoruz. Bir ilişkide biri diğerine “Sen kaçıngan bağlanıyorsun, bu yüzden yakınlıktan korkuyorsun.” dediğinde söz konusu kişi anında psikolojik bir tipe indirgeniyor ya da bir arkadaşımız ayrılığını anlatırken “Sınırlarımı ihlal ediyordu, çok narsist biriydi.” dediğinde karşısındakini tanılarla anlıyor ve anlatıyor. Nedense artık kimse utangaç, cömert, cesur, anlayışlı veya çalışkan değil. Bunun yerine her davranışı, deneyimi ve sıkıntıyı açıklayan ve anlamlandıran gündelik dil fazlasıyla terapötik bir karakter taşımaya başladı. Gelgelelim bu dil, duygu, deneyim ve karakter çeşitliliğini ifade etme alanını giderek daraltıyor.
Peki bu bilgi ve söylem türü nasıl dolaşıma giriyor? Bu bilgi ve söylem dolaşıma girince neler oluyor? Dolaşıma giren bilgi ve söylem nasıl bir güç ilişkisi ve özne tasavvuru kuruyor?
Psikolojik kavramların gündelik hayatta bu kadar yaygınlaşması, yalnızca “popülerleşme” ya da “yanlış kullanım” meselesi değildir. Bilginin üretildiği yer ile dolaşıma girdiği yer arasındaki sınır giderek bulanıklaşmaya başladı. Fitzgerald ve Callard (2015), sinirbilimsel bilginin yalnızca akademik bağlamda değil medya, kültür ve gündelik söylem içinde dolaşıma girerek yeniden biçimlendiğini gösterir. Yazarlara göre çocuk yetiştirmeden çalışma hayatına kadar en temel gündelik pratikler nörobiyolojik birer işlev olarak yeniden kurgulanıyor, bu da bilginin üretildiği yer ile halk arasındaki mesafeyi hızla kapatıyor. Popüler yayınlar ve medya aracılığıyla bilimsel bulgular, akademik birer çıktı olmanın ötesine geçerek toplumsal yaşamın kurucu bir parçası haline geliyor. Bu dönüşümü genel ve klinik psikoloji üzerinden düşünmek de mümkün. Popüler yayınlar ve medya aracılığıyla psikoloji, kendimizi ve ilişkilerimizi kurmada, anlamada ve açıklamada kurucu bir rol üstleniyor.
Peki ama psikoloji bilgisinin bu şekilde gündelik hayata karışması bireyi, kavramları ve tanıları nasıl değiştirir? Bu kavramlar ve tanılar insanların hem kendilerine hem dünyaya bakışlarına dair nasıl bir çerçeve sunar?
Ian Hacking’in (2007) “döngü etkisi (looping effect)” kavramı, bu süreci anlamak için güçlü bir araç sağlar. Ona göre birey kavramlar aracılığıyla kendini ve dünyayı anlamlandırdıkça kavramın ve tanının kendisi de değişir ve dönüşür. Hacking’in (2007) kavramsallaştırmasına göre bir kategorileştirme, söz konusu kişilerle etkileşime girer ve bu etkileşim sonucunda hem insanlar hem de sınıflandırma süreci karşılıklı olarak birbirini değiştirir. Örneğin, 1970'lerde Çoklu Kişilik Bozukluğu tanısı yalnızca birkaç kişilik tipini içeriyordu. Uzmanların beklentileri ve bu konudaki genel geçer bilginin yayılmasıyla süreç hastaların ortalama 17 kişiliğe sahip olmasıyla sonuçlandı. Bu değişim ise teşhis ve tedavi yöntemlerinin ve bunlarla alakalı psikoloji bilgisinin tekrar güncellenmesine neden oldu.
Günümüzde de “narsisizm” ve “kaygı bozuklukları” gibi tanı ve etiketlerin hızla yayılması ve buna bağlı olarak tanı kriterlerin zamanla dönüşmesi bu döngünün bir parçası olarak görülebilir. Özellikle günümüzde TikTok gibi platformlar aracılığıyla bu döngü hızlı ve kontrolsüz boyutlara ulaşmıştır (Chevalier, 2024). Hacking'in (2007) tanımladığı ve geleneksel olarak kurumların elinde olan kategorileştirme gibi süreçler artık algoritmalar tarafından yürütülmektedir. Örneğin, tarihsel süreçteki Çoklu Kişilik Bozukluğu vakasına benzer şekilde, günümüzde “nesne sürekliliği (object permanence)” kavramının geçirdiği dönüşüm bu algoritmik döngünün çarpıcı bir örneğidir. TikTok algoritması bir videoyu dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile ilgili içeriklere erişmek isteyen kullanıcılara ulaştırmış; kullanıcılar bu yeni tanımı benimseyerek kendi deneyimlerini bu terimle açıklamaya başlamışlardır. Böylece terim, gelişimsel bir aşamadan psikiyatrik bir semptoma dönüşmüştür. Örneğin içerik üreticisi Hayley Honeyman’ın deneyimi bu sürecin psikiyatri boyutu için kritik bir veri sunar (Chevalier, 2024). Honeyman, TikTok’u kendi DEHB semptomlarını yönetmek için “dışsal bir motivasyon kaynağı” olarak kullandığını ifade eder. Burada artık mesele bir tanı almak değildir, o tanıyı bir performans nesnesi haline getirmektir. Birey, algoritmaların kendisinden beklediği semptom sergileme ve iyileşme araçları bulma beklentisini içselleştirerek kendi duygu, düşünce ve davranışlarını sürekli izleyen ve bu beklentilere göre hizaya koyan bir özneye dönüşür. Bu noktada psikoloji bilgisi, sadece bir açıklama aracı olmaktan çıkarak her an dikkatle yürütülmesi gereken bir özdenetim ve düzenleme faaliyetinin ana dili haline gelir.
Ancak bu döngü yalnızca bireysel bir anlamlandırma sürecinden ibaret değildir. Psikoloji bilgisinin bireyleri, kendilerini bu şekilde izleyen ve düzenleyen öznelere dönüştürmesi, aynı zamanda Foucault’nun (2024) tanımladığı anlamda “yönetimsellik” ile ilişkilidir. Bu kavram bireylerin, modern iktidar tarafından zorlanmadan, kendilerini sürekli izleyen, değerlendiren ve optimize eden özneler haline gelmesini anlatır. Bu anlamda psikolojinin dili ve söyleminin bu denli yaygın kullanımı açıklamaktan çok bireylerin kendilerini yöneten, sorumluluğu içselleştiren öznelere dönüştürmesine katkı sunar. Mesele yalnızca bireylerin psikolojinin terim ve kavramlarını yanlış ya da doğru kullanması değildir. Toplumun birçok kesimi tarafından bu kelime dağarcığının hangi özne biçimlerinin mümkün ve meşru kıldığıdır.
Psikolojinin dili ve söylemi, bireyin duygularını, ilişkilerini ve çatışmalarını “farkındalık”, “duygusal regülasyon”, “sınır koyma” gibi kavramlara indirgeyerek çözümü yine bireye ve bireyin içsel kaynaklarına havale eder. McLaughlin (2010), modern toplumda psikolojikleştirme sürecinin nasıl yaygınlaştığını ve bireylerin nasıl “savunmasız ve kırılgan nesnelere” dönüştüğünü inceler. Terapötik dil, gündelik yaşama popüler kültür, iş yaşamı ve eğitim sistemi aracılığıyla sızıp toplumsal meseleleri kolektif eylem alanından çekerek bireylerin kendilerini algılama biçimini kökten değiştirmiştir. Bu süreçte medya ve popüler söylemde terapötik terimlerin kullanımı büyük bir artış göstermiş, bireyler yaşamın doğal denilebilecek zorluklarını siyasi bir hak arama meselesi yerine psikolojik “bozukluklar” olarak kodlamaya başlamışlardır. Her türlü toplumsal ve ekonomik sıkıntılar “psikolojik bir prizma” içinden geçirilerek bireyselleştirilmiş ve çözüm kolektif mücadelede değil bireyin iç dünyasını ruh sağlığı uzmanları denetiminde disipline etmesinde aranmaktadır. Böylece sorunları kurumsal koşullar, toplumsal ilişkiler, iktidar ve güç yapıları üzerinden okuma meselesi görünmez kılınmıştır.
En nihayetinde içsel çatışma, toplumsal koşullardan ve güç ilişkilerinden koparıldığında birey psikolojik bir projeye dönüştürüldüğünde acının kaynağı görünmez kılınır. Psikoloji dili ve söylemi ise bu noktada bir açıklama aracından çok, sorumluluğu yapısal koşullardan çekip öznenin omuzlarına yükleyen sessiz bir iktidar tekniği olarak işler. Yoksulluk sınırında yaşayan, tek başına iki çocuğun bakımını üstlenen bir anne depresyon belirtileri gösterdiğinde gerekli ruh sağlığı hizmetinin sağlanması tabii ki önemlidir ancak bundan önce annenin yaşadığını güvencesizlik, eşitsizlik gibi toplumsal ve politik meselelerin çözüme kavuşturulmasının, en azından çözüm arayışı sırasındaki psikoloji pratiğimizde bu meselelerin daha fazla yer bulmasının bir gereklilik olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle ruh sağlığı çalışanları, ruhsallık ve insan deneyimini odağa alan psikolojinin farklı alanlarından kimseler olarak amacımız psikolojinin dil ve söylemini reddetmek değil, hangi acıların psikolojik dile çevrildiği ve hangilerinin bu çeviri sırasında sessizleştirildiği konusunda hassasiyet geliştirmek olmalıdır.
* Bu yazı Dr. Aydın Bayad eşlikçiliğinde Eleştirel Psikoloji Dersliği/Yazıhane faaliyeti kapsamında yazılmıştır. Teşekkürlerimle.
Kaynaklar
Chevalier, O. (2024). " It starts on TikTok": Looping effects and the impact of social media on psychiatric terms. Philosophy, Psychiatry, & Psychology, 31(2), 163-174.
Fitzgerald, D., & Callard, F. (2015). Social science and neuroscience beyond interdisciplinarity: Experimental entanglements. Theory, Culture & Society, 32(1), 3–32. https://doi.org/10.1177/0263276414537319
Foucault, M. (2024). Biyopolitikanın doğuşu: College de France dersleri (1978-1979). Bilgi Üniversitesi Yayınları
Hacking, I. (2007). Kinds of people: Moving targets. Proceedings of the British Academy, 151, 285–318.
McLaughlin, K. (2010). Psychologisation and the construction of the political subject as vulnerable object. Annual Review of Critical Psychology, 8(1), 63-79.