İdil Atabinen idilatabinen@gmail.com
Bu yazıda Erving Goffman’ın (2018) Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu kitabında çizdiği birey-toplum ilişkisini dert edinmek istiyorum. Goffmancı sembolik etkileşimciliğin modası geçmişse de onun teorisinde yatan gündelik hayatın işleyişinde sağduyusal bilgi, kişiler-arası etkileşimin yeniden ürettiği sosyal yapı ve sınırların varlığı bize tanıdık gelmeye devam ediyor. Üstelik neoliberal bireyin dijital dünyaya yerleşmesiyle, Goffmancı “performansın” içimize daha da işlediğini, kendi yaşamlarımızı bile oynar hale geldiğimizi öne sürmek mümkün artık. Aşağıda Sosyal yapıyı sürdüren birey performansının gündelik hayattaki yansımalarından duyduğum rahatsızlığı detaylandırıp alternatif bir epistemoloji önerisi sunuyor olacağım.
Kitap boyunca aileden statüye uzanan her tür toplumsal yapı ve kurumun içerisinden örneklerle, dramatürjik olarak yönetilen benlik sunumu ve oluşturulmak istenen izlenimin nasıl yönetildiğini öğreniyoruz –öğrenmekten çok gündelik hayatlarımızda ezbere yaptığımız her şeyin farkına varıyoruz aslında. Bu arada, bireyselliğin (kendi gerçekliğimizin mi demeli yoksa?) mikro-sosyolojik analiz için bir önem taşımadığı, sosyal konuma göre üstlenilen rolün nasıl yönetildiği ve gerçek kılındığının araştırılması gerektiği konusunda sık sık uyarılıyoruz. George Santayana’dan "...seçilmiş kişiliğimiz bilinçdışı rüyalarımızın gelgitlerinden daha fazla bizim gerçek benliğimizdir" (s.64) alıntısıyla duygularımız, güdülerimiz, iniş çıkışlarımız ile toplumsal benliğimiz arasına çizgi çekiliyor. Fakat Goffman’ın şu cümlesi özellikle dikkat çekiyor:
“Tümüyle homojen bir performans sergileyebilmemize güvenilebilmesi için ruhumuzun bir anlamda bürokratikleşmesi beklenir" (s.63).
Ruhun bürokratikleşmesi... Toplumsallaşmanın onu sabitlediği yerden çıkamayan bireyin hastalanması gibi Freudyen meselelere hiç girmiyor Goffman; ancak bir yerde Sartre’ın Varlık ve Hiçlik eserinden şu alıntıyı aktarıyor: “İnsanı olduğu şey içinde hapsetmeye yarayan pek çok önlem vardır, sanki toplum onun sürekli oradan kaçabileceği, aniden kurtulup durumundan uzaklaşacağı korkusuyla yaşıyormuş gibi” (s.81). Kitapta, toplumun düzgün gidişatı için yapılması gerekenler ile bunun birey için dezavantajları arasındaki doğrudan ilişki, bir psikolog gözüyle bakıldığında yer yer fark edilebiliyor.
Peki, en başta bu izlenim yönetimini neden yapıyoruz ya da yapmak zorundayız? Goffman’a göre, gündelik hayat performanslarımızda bağlama göre farklı maskeler takınırız ve sahnelediğimiz performansın maskesi ile o performansla alakası olmayan herhangi bir gösterge (örneğin heyecan, endişe veya bir hıçkırık), maskenin ardındaki yüzü belli eder ve bu arzu edilmeyen bir aksaklıktır. Kitaptan, oldukça karamsar bulunabilecek bir açıklamayı aktarayım: “Mevcut vitrinimizin arkasını görmüş, bizim ‘o halimizi’ bilen kişilere karşı (…) takınabileceğimiz rahat bir duruş belki de yoktur” (s.153). Aynı sayfada Kurt Riezler’in “Utancın Sosyal Psikolojisi Üzerine Yorum” [Comment on the social psychology of shame] makalesinden yapılan alıntının tonu ise daha uyarıcı duyuluyor: “Eğer başkaları biliyorsa, o gerçek yerleşir ve o kişinin kendi gözündeki imgesi artık kendi hatırlama ve unutma gücünden bağımsız hale gelir”.
Unutmamanın ve itibarsızlıklara yaptırımın toplumsal düzeydeki önemi bir yana, kişilerarası ilişkilerde “sahne arkasındaki” halimizin “seyirciler” tarafından göründüğü anların felaket gibi anlatılması nasıl hissettiriyor? Özgünlük, özgürlük, öznellik önünde bir ket, bir uyarı gibi gelmiyor mu?
Performans ve role bürünmenin arkasındaki bireysel motivasyonlara Goffman pek değinmese de “toplumun ortak değerlerinin kutsal merkezine yakın olma arzusu” gibi bir şeyden bahsediyor. Bu ortak arzu bizi toplulukların parçası yapıyor ama kendimizi role kaptırdığımızda muhakemenin ve kişiliğin eksildiği bazı durumlara da sürükleniyor olabilir miyiz? Mesela belli kliklerin yerel kahramanlarının şakşakçısı olmak gibi? Çalışan rolüne kendini kaptırıp işin sadece performansına vakit harcayıp aslında dişe dokunur hiçbir şey yapmamak gibi? Ya da genç bir kızın flört ettiği erkeğin yanında “aptala yatması” ve normalde yapabildiği veya anladığı şeyleri bilmiyormuş gibi davranması? Hepsi kitaptan alınan bu spesifik örnekler, toplum içerisinde bireylerin paylaştığı sağduyuyu ya da işleyen fikir birliğini yeniden üretmenin örnekleri olarak verilebilir.
Gündelik hayatta kendini role kaptırmanın sonunun duygusal olarak tükenmeye kadar gitmesi gibi bir sonucu da olabilir. Goffman’a göre: “Çoğu zaman elimizdeki tüm heyecan ve canlı ilgiyi gösteri sergilediğimiz insanlara saklarız ve sahne arkası dayanışmasının en sağlam belirtisi somurtkan, sessiz ve asosyal bir ruh haline bürünmenin güvenli olduğunu hissetmektir” (s.129). Buradan, ailemiz ve yakınlarımızın yanında istediğimizce, kendimizi zorlamaksızın var olabildiğimiz gibi şefkat dolu bir anlam çıkıyor. Ancak aynı zamanda, kurumsal ilişkiler kurduğumuz çevrelerde gösterdiğimiz duygulanımsal emek yüzünden özel hayatımız için geriye sadece tükenmiş halimizin kalması gibi depresif bir durum da söz konusu.
İşyerindeki memnuniyetsizliğin özel hayattaki bir probleme yorulduğu durumlara sık rastlamışızdır. Kurumsal kimliğimize bulaştırdığımız her tür olumsuz gösterge bir şekilde özel hayat problemleriyle ilişkilendirilmeye çalışılır. Demek ki kurumsal kimliğimize ait gösterimize belli şeyleri dâhil etmememiz beklenmektedir. Goffman, iş ortamındaki haksız ve yanlış uygulamaları kamuya açık etmenin meslektaşlık bağlarına yeteri kadar önem vermemek ve parçası olunan grubu küçük düşürmek olarak algılandığı gibi bir durumdan da bahseder. Eğlence sektöründe tacizci olan erkekleri ifşa eden genç ve yetişkin kadınların meslekten el ayak çekerken faillerin bir şekilde kliklerini kaybetmeden ayakta kalabilmesi de buna bir örnek olabilir. Yani, düzene hiçbir şey olmaz, sen kötü olursun.
Goffman’ın analizinde dramatürji, sosyal etkileşimi anlaşılır kılmaktan dezavantajlı toplulukların grup-içi dayanışmasını yaratmaya kadar birçok olumlu işleve sahipse de paradoks yeniden üretim olgusunun ikircikliğinde yatıyor. Toplumsallaşmamız ve dili kullanarak anlaşabilmemiz yeniden üretim olmadan gerçekleşemezken, benliği prangaya vuran sembolik düzen de yeniden üretim sayesinde ayakta kalıyor. İşleyen fikir birliği, birbirimizi anlamamızı ve atanmış kimliklerin sınırları içinde kalmamızı sağlarken eski köye yeni âdet getirmemize engel oluyor. Statükoyu tehdit eden etkileşimlerin normatif olana nasıl dâhil edildiklerinin ya da dışlandıklarının değil, bir yapıyı yavaş yavaş nasıl değiştirdiklerinin sosyolojisini de yapmak gerekiyor. Goffman, sırların herkes önünde açık edildiği, ayrılıktan samimiyete geçilen anların “anti-dramatürjik bir toplumsal hareketin, bir itiraf kültünün parçası” (s.193) olabileceğini söylerken böyle bir anlayışa açık kapı bırakıyor.
Belki de asiler katlanarak çoğalırsa sınırları ve statükoyu ihlal eden durumları normalleştirmeyi başarabiliriz. Örneğin, günümüzde bu anti-dramatürjik toplumsal hareketin teorisini Sara Ahmed yapıyor. Oyunbozan Feministin El Kitabı, Şikâyet ve henüz Türkçe’ye çevrilmemiş Queer Phenomenology ve No Is Not a Lonely Utterance: The Art and Activism of Complaining çalışmalarında yetki sahibi olanlarla uyum içinde hareket etmenin “sağduyu” sayıldığı durumlarda, sağduyunun statükoyla ilgili olduğunu ve böyle durumlarda bazı sınırları tartışmasız kabul etmemeyi seçebilmenin araştırmasını yapıyor. Ahmed özellikle kurumlar dâhilinde seslendirilmemesi beklenen şikâyetlerin açık edilmesi ve peşine düşülmesini bu tarz olumlu sınır ihlâllerine örnek olarak çalışıyor. Okuyucuya da sağduyusal bilgiyi doğrunun temeli olarak savunan veya sosyal süreçleri anlamanın bir yolu olarak sağduyuyu kullanan (Goffman gibi) teorisyenlerin çalışmalarında; görünür olmayan şeyleri, yol boyunca ortaya çıkan ve kaybolanları dikkate almaya davet ediyor (Ahmed, 2026).
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki bazılarımız için iş, hayatın kendisine dönüşmüş durumda; bazılarımızın kendine ait bir alanı (sahne arkası) yok; bazılarımızın performansa ara verdiği anlar ise sadece dizi izlediği ve uyuduğu anlarla sınırlı. Kişisel olan zaten politik, benliğimiz ise hâlihazırda inşa edilmiş... Goffman’ın bu kitabı 50’lerin sonunda yazdığını ve o zaman kamusal ile özel, iş ile ev arasındaki sınırın günümüzle kıyaslandığında daha belirgin olduğunu düşünürsek toplumsal / kurumsal kimlik ile maskenin ardındaki yüz arasında kurulabilir bir denge öngörülebilirdi belki. Fakat artık “maskenin arkasındaki kişi” imgesi, her oyuncunun maskenin arkasında “çıplak ve sosyalleşmemiş” bir görüntüye sahip olduğu fikri zamana uymuyor. Artık maskenin arkasındaki yüzü saklamak kendini inkâr etmeye gidecek bir yol gibi olmuş durumda, bir nevi intihar. Öznellik duygusunu hissettiren sınır ihlâllerini ve bazen akıntıya karşı yüzmeyi hem bireysel hem toplumsal iyi oluş hâli için değerlendirmeye almakta fayda var.
[İdil Atabinen’e Bir Yanıt: Sınırlara Karşı Sağduyuyu Savunmanın İmkanları]
Aydın Bayad aydinbayad@gmail.com
Bu yorum yazısının nüveleri, yukarıdaki metnin önceki bir versiyonu üzerine İdil Atabinen’le yürüttüğümüz tartışmalar sırasında atıldı. Psikoloji ve Toplum dergisinin bu dosyası için yaptığı çağrı sayesinde, başlangıçta sözlü olarak sürdürdüğümüz bu tartışmayı yazıya dökme imkânı bulduk. Uluslararası akademik yazında yaygın olmakla birlikte Türkçede pek alışık olmadığımız bu formatı sayıya dâhil ederek gösterdikleri anlayış ve tartışma kültürümüze sundukları katkı için editörlere minnettarım.
Yukarıdaki metin akademik kültürümüzde, hele hele psikolojide, artık pek rastlanmayan bir şey yapıyor; daha önce ve başkaları tarafından söylenmiş fikir ve düşünceleri ince eleyip sık dokuyarak bugünle ilmekliyor. Aslında Goffman, sosyoloji çevrelerinde, özellikle de biraz çeperde kalmış gündelik hayatla ilgilenen araştırmacıların referans noktalarının başında gelse de psikologlar açısından çok eskide kalmış sembolik etkileşimciler kervanına dahil edilerek hep göz ardı edilen bir figür.
Oysa, psikolojinin temel araştırma alanlarından olan bireylerarası etkileşim konusunda oldukça etraflıca düşünmüş ve bu “mikro” alanı olanca sıradanlığına rağmen kuramsallaştırabilmiş bir düşünür var karşımızda. Goffman’ın bu konudaki tefekkür seviyesi o kadar derin ki Schudson’a (1984) göre Freud’un insan doğasına neredeyse taban tabana zıt bir insan doğası tahayyülü geliştirebilmiştir. Freud, insanı sosyal yollarla fiziksel doyum arayan zevk düşkünü bir hayvan olarak görürken; Goffman, onu toplumsal aynadan yansıyan görüntüsünü sürekli düzelten mahcup bir yaratık olarak düşünür (Bayad, 2016). Goffman etrafımızdaki sosyal aynalara o kadar çok odaklanır, bunların işleyiş ve mekanizmalarına o kadar çok kafa yorar ki bütün tutarlılığına rağmen açıkladığı sistem gelip motivasyonel bir pamuk ipliğine dayanır. Nitekim, İdil Atabinen de yazısında bu açmazı şöyle teslim ediyor:
“Performans ve role bürünmenin arkasındaki bireysel motivasyonlara Goffman pek değinmese de ‘toplumun ortak değerlerinin kutsal merkezine yakın olma arzusu’ gibi bir şeyden bahsediyor.”
Bu açmaz, aslında Goffman’a özgü değil; sosyoloji ile psikolojinin kesiştiği nirengi noktasında açığa çıkan daha genel bir teorik düğüme işaret ediyor. Yoksa, bütün o detaylı sosyolojik analizlerden sonra neredeyse metafizik bir “kutsal merkez” tanımlamak, bireyleri buraya yönelten motivasyon içinse “ arzu” gibi dürtüsel bir kaynağa işaret etmek başka nasıl açıklanır?
Üstelik, Goffman’dan sonra birkaç kuşak psikolog, kişilerarası çekicilik (interpersonal attraction) veya grup dayanışması (group cohesion) kavramları üzerinden söz konusu çekimi daha bilimsel araç ve yöntemlerle incelemenin yollarını da geliştirdi (bkz., Hogg, 1992). Bense burada Goffman’ı bu açmaza düşüren arka planı ve olası çıkış yollarını irdeleyen Serge Moscovici’den bahsetmek istiyorum; zira İdil Atabinen’in çağrısı açık:
“Statükoyu tehdit eden etkileşimlerin … bir yapıyı yavaş yavaş nasıl değiştirdiklerinin sosyolojisini de yapmak gerekiyor.”
Açmazdan başlayalım. Moscovici’ye göre (1993), sosyal olgulara yalnızca sosyal evrenden açıklamalar getirmek şeklindeki yaklaşım, Goffman’da da gördüğümüz bir sınırdan kaynaklanır: tarif (description) ve açıklama (explanation) arasındaki sınır. Bugün psikolojiyi de içine alan ve ana akım olmuş sosyal bilim anlayışı, tarif ile açıklamayı birbirinden kesin bir şekilde ayırır. Çünkü tarifleme dile içkindir ve bu aşamada diğer disiplin ve yöntemlerle etkileşimde olmayı hepimiz normal kabul ederiz. Gelgelelim, açıklama aşamasında kendi disiplinimize has mantık ve nedenselliklere gömülür ve diğer alanlara kapıları genelde kapatırız. Moscovici’ye göre daha çok sosyologları meşgul eden bu problem, araştırmacının kafasında bir “düzen” (order) kurma arzusuyla ilgili bir hata değildir. Asıl mesele birey ile toplum arasında kurulması zorunlu olan bir “süreklilik” (duration) problemidir. Yani, toplumun “kutsal merkezi” kadar ona yakın olma “arzusu” da bir o kadar kolektif hayata içkindir ve bizatihi onun ürünüdür. Bu yüzden sosyologlar, tarif ve tespit aşamasında dışladıkları psikoloji veya ekonomiyi, teori ve açıklama aşamasında yeniden içeri çağırır. Bu açmazın neden olduğu çıkmazı ise İdil Atabinen , Goffman’ın metninde sarsılmaz bir statükoya dönüşen, bireysel çabayla değişmesi imkânsızlaşan sahnelerden oluşan toplumsal hayat varsayımında tespit ediyor. Zira, eğer birey ile toplum arasındaki süreklilik bir zorunluluksa, bu durumda toplumdan bireye olduğu kadar bireyden topluma doğru da bir etki süreci mümkün olabilmeli –en azından teorik olarak. Bu etki sürecini açıklamak için bireysel olanı da hesaba katan bir kuramsal çerçeve gerekir.
Yine Moscovici’ye (2025) göre, sosyologların tarif ve yöntemleri sosyal olanı tespit etmeye odaklandığı için bireysel olanı veya bireyden kaynaklanan etki süreçlerini görmeye yetmez. Goffman’dan çok önce Émile Durkheim da “kolektif temsil” kavramıyla toplumsal imge ve ideallerin bireye nasıl nüfuz ettiğini açıklamış ve o da günün sonunda bu temsilleri hantal ve değişime dirençli düşünce yapıları gibi kurgulamıştı. Goffman gibi Durkheim da statükoyu bireysel etkileşimlerin değil; ancak din, cemaat veya ideoloji gibi kurumsal yapıların ve bunların tarihsel uzun süreçler (longue durée) boyunca işleyen etkilerinin değiştirebileceğini varsaymıştı. Ancak Moscovici (1988), modernleşme sonrası toplum ile birey arasındaki etkileşim hızının hiç olmadığı kadar arttığını tespit ederek, temsillerin kolektif değil sosyal olduklarını gösterdi. Dahası ve bence en önemlisi, sosyal temsillerin yalnızca günlük hayatta dilden ibaret bir tarifleme değil, aynı zamanda bilişsel yapılara şekil veren bir açıklama işlevinin de olduğunu ortaya koydu. Böylelikle bireyden başlayıp sosyale ve oradan da kolektife doğru sürekli devinim hâlinde paylaşılan sosyal temsilleri, hem gerçekliğimizi kurgulamak hem de tariflemek için kullandığımızı öğrendik. Diğer bir deyişle, Moscovici herkesin erişimine ve etkisine açık sağduyu (common sense) bilgisini, zihinsel işleyişimiz de dâhil, hayatın her alanına sızan bir araştırma nesnesine dönüştürdü.
Bugün artık sağduyunun ve onu oluşturan sosyal temsillerin sızmadığı herhangi bir alan yok. Bilimsel yayınlardan günlük konuşmalara, reklamlardan politika metinlerine, sosyal medyadan siyasi propagandaya kadar iletişimin olduğu her yerde ve zamanda birey ile toplumu birbirine bağlayan sosyal temsiller sürekli devinim ve dönüşüm hâlinde. Elbette ki bazı temsiller diğerlerine göre daha yaygın ve baskın; ama ne Durkheim’ın ne de Goffman’ın varsaydığı kadar katı ve hantallar. Örneğin, günümüzde küresel düzeyde göçmen karşıtı politik bir dalga var. Devletler ve medya, ülkelerini terk edip yasal sınırları aşmak zorunda kalan bu insanlara ısrarla “yasadışı göçmen” diyor. Yine de aynı insan grubuna “sığınmacı” ya da “ kâğıtsız” diyenlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Üstelik çatışan bu temsiller sadece bir kelime tercihiyle ilgili değil; her temsil başka temsilleri çağırır, belli duyguları uyandırır ve belirli davranışları tetikler. Toplumsal çeşitliliğin olağan seyrinde temsiller de doğar, yayılır, çatışır, değişir ve belki de yeterince uzun bir zaman sonra tarihe gömülür. Dolayısıyla, her temsil esasen önce filozoflar, bilim insanları, aykırı bir cemaat veya radikal bir oluşum gibi sınırlı bir grup içinde kristalleşir ve hayatın doğal akışında popülerleşip sağduyu bilgisi hâlini alır. Bu anlamıyla her türden azınlık, düşünsel ve sosyal yeniliğin potansiyel bir kaynağıdır (Karlıdağ ve Kanık, 2024). Nitekim, toplumun birey üzerindeki baskısının psikolojideki yansıması olan uyma çalışmalarına itiraz üzerine geliştirilen Azınlıkların Yenilikçiliği Kuramı, azınlıktan çoğunluğa doğru bir sosyal etki sürecinin de pekâlâ mümkün olduğunu ve hatta doğru mekanizmalar kullanılırsa bu etkinin ahlaki bir güce dönüşme ihtimali olduğunu gösterdi (Pérez ve Molpeceres, 2018).
Goffman, gündelik hayatın sosyolojisini uzaylı edasıyla dışarıdan ve inanılmaz bir titizlikle tarif etmenin doruk noktasıdır. Ancak toplum karşısında tahayyül ettiği mahcup insan, aynı zamanda karşısındakini mahcup edip diz çöktürecek bir potansiyele de sahiptir; zira güç yalnızca maddi değil, aynı zamanda semboliktir. Ve semboller, sosyal temsillerin dolaşımına bağlı olarak değişmeye mahkumdur.
Kaynaklar
Ahmed, S. (2026, Şubat 27). A queer phenomenology. Substack. https://feministkilljoys.substack.com/p/a-queer-phenomenology
Ahmed, S. (2025). No is not a lonely utterance: The art and activism of complaining. Penguin Books.
Ahmed, S. (2025). Şikâyet. Sel Yayıncılık.
Ahmed, S. (2024). Oyunbozan feministin el kitabı. Minotor Kitap.
Ahmed S. (2006). Queer phenomenology: Orientations, objects, others. Duke University Press.
Bayad, A. (2016). Erving Goffman’ın benlik kavramı ve insan doğası varsayımı. Psikoloji Çalışmaları, 36(1), 81-93.
Goffman, E. (2018). Günlük yaşamda benliğin sunumu. (2. bs.). Metis Yayınları.
Hogg, M. A. (1992). The social psychology of group cohesiveness: From attraction to social identity. New York University Press.
Karlıdağ, S. ve Kanık, B. (2024). Özet çeviri: Ivana Marková’nın sosyal temsiller ve azınlıkların yenilikçiliği üzerine görüşleri. Onto, 26, 100-111.
Moscovici, S. (1988). Notes towards a description of social representations. European Journal of Social Psychology, 18(3), 211-250.
Moscovici, S. (1993). The invention of society: Psychological explanations for social phenomena. Polity Press.
Moscovici, S. (2025). Sosyal temsiller: Sosyal psikolojide arayışlar. Pinhan Yayıncılık.
Pérez, J. A. ve Molpeceres, M. A. (2018). The new moral power of minorities. International Review of Social Psychology, 31(1): 5, 1–10.
Schudson, M. (1984). Embarrassment and Erving Goffman’s idea of human nature. Theory and Society, 13(5), 633-648.