Başak Arslan pskbasakarslan@gmail.com
“Bir kafes, bir kuş aramaya çıktı.” — Franz Kafka
İnsan yavrusu dilin dünyasına, yani Simgesel Düzen'e, adım attığı an ilksel bütünlüğünü kaybederek yapısal bir “eksik” ile tanışır. Gündelik dilde, kurumlarda veya toplumsal normlarda keskin çizgilerle karşımıza çıkan o “sınırlar”, aslında bu kapanmaz eksiğin etrafına çekilen duvarlardır. Sistem, makbul kimlikler ve onaylanmış varoluş biçimleri inşa ederek özneye güçlü bir yanılsama sunar: Bu sınırların içinde kalırsan, eksiğin tamamlanacak ve güvende olacaksın.
Bu illüzyonun en tehlikeli taşıyıcısı ise sistem tarafından ambalajlanıp sunulan “aşk”tır. Lacan aşkı, “Sende olmayan bir şeyi, onu istemeyen birine vermektir” diyerek bir imkânsızlık üzerinden tanımlar (Fink, 2016). Ancak normatif düzen, aşkı iki yarımın birleşerek “tam” olduğu, rızayı ve güvenliği sağlayan nihai bir sığınak olarak pazarlar. Oysa bu “sığınak”, kapalı kapılar ardında şiddetin, keyfiliğin ve sömürünün meşrulaştırıldığı bir tahakküm aracına dönüştüğünde, sistemin o sahte tamlık vaadi paramparça olur. Suskunluğa itilen deneyimler yüzeye çarpar ve o aşılmaz sanılan duvarda sarsıcı bir “çatlak” belirir.
Bu yarık ilk bakışta salt bir yıkım ve kayıp gibi görünse de aynı zamanda öznenin kendi eksiğiyle filtresiz bir şekilde yüzleştiği bir potansiyel barındıran bir eşiktir. Bu eşik deneyimi, aslında bir araf halidir: eski sınırların yıkıldığı ama yenisinin henüz inşa edilmediği o tekinsiz aralık. Sizi tanımlayan o tanıdık “biz” kimliğinin şiddetle veya kayıpla yıkıldığı, ancak tek başına bir “ben” olarak nasıl var olacağınızın henüz belirsizleştiği o boşluk anını düşünün. Size yıllarca ne yapacağınızı söyleyen o katı eğitim veya kurum sınırlarının bittiği, elinizden o “öğrenci” zırhının alındığı ve yepyeni bir dünyada kendi başınıza kaldığınız o sessiz eşiği… Sınırları yıllarca bir başkası tarafından çizilmiş bir ilişkinin bittiği o ilk sabah yaşanan, “Ben şimdi kimim?” boşluğunu… Özne bu çatlağa düştüğünde sistemin ezberletilmiş sesi susar; en tanıdık olan aniden en tehditkâr olana dönüşür. Onu koruyacağı söylenen sınırların aslında onu dilsizleştiren bir kafes olduğunu fark ettiğinde, dayatılan bütün “anlam” kurgusu çöker.
Eski sınırların sahte güvenliğine dair tutulan yas, aynı zamanda yeni bir doğumun habercisidir. Hazır cevaplar tükendiğinde ortaya çıkan o kaygı verici boşluk, öznenin nihayet “Peki ben ne arzuluyorum?” sorusunu duyabilmesi için açılmış yegâne alandır.
Peki, tahammül edilemez olanla karşılaşılan bu enkazın içinden yeni bir özneleşme pratiği nasıl doğar? Kelimelerin tükendiği, dilsizleşilen o arafta imge, yaratıcı eylem ve oyun devreye girer. Winnicott'un (1993) potansiyel alanı işte tam da bu yeni dilin hecelendiği nefes aralığıdır. Yaratıcı dışavurumun ve sembolik eylemin sunduğu sahne, öznenin edilgen bir kurban olmaktan çıkıp o güne dek başkasının kelimeleriyle yazılmış trajedisini şimdi imgenin ve eylemin gücüyle kendi özgün dilinde yeniden kurguladığı o yaratıcı laboratuvardır. Bu yaratım (poiesis) eylemi, sistemin yıkıcı tekrarlarına karşı öznenin elindeki en güçlü panzehirdir (Levine, 2020). “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” der Rollo May. Bir karşılaşma olarak tanımlar yaratıcılığı; bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır yaratıcılık. Karşılaşma kendisiyle birlikte kaygıyı da getirir. Yaratımın panzehrine işte böyle anlarda ihtiyaç duyarız (May, 1975/2016)
Şair Adnan Yücel’in (1986) “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı şiirini her okuduğumda, bu panzehri görürüm. Şiir, sistemin dayattığı o kafese karşı verilen kavgayı şöyle resmeder: “Bin kez budadılar körpe dallarımızı / bin kez kırdılar. / yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz…” İşte o an, sistemin ambalajladığı hastalıklı aşk ile öznenin hakikati arasındaki fark bütünüyle aydınlanır. Yücel'in dizelerindeki aşk; eksiği kapatmak üzere pazarlanan, sınırları koruyan ve bir tahakküme dönüşen o sahte sığınak değildir. Aksine, çatlağın içinde yeşeren bu yeni aşk, “bir kavganın güzelliğinde” sevilen, sınırları aşındıran, eyleme dönük bir yaratıcılıktır. Bu, eksiğini inkâr etmek yerine onun toprağından yeni bir dünya yaratabilen öznenin kendi hakikati uğruna ayağa kalkışıdır.
Sınırlar, düzene uyum sağlamamız için örülen sahte güvenlik duvarlarıdır. Bu duvarların sarsıldığı “çatlaklar” ise öznenin maskeleri düşürdüğü yegâne uyanış aralığıdır. Dışlanan ve “sapma” sayılan her deneyim; oyunun, şiirin, sanatın ve hikayelerin potansiyel alanında yeniden dillenir. Yaratıcı karşılaşmalar yaşanır, yıkımların yasında yeniden doğuşlara şahitlik edilir. Ve sınırların yıkıldığı her çatlakta ayağa kalkan özne için kendi hikâyesini yazma direnişi, “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” soluksuz sürecektir.
Kaynaklar
Fink, B. (2016). Lacan'da aşk: Psikanalitik bir inceleme (Ö. Öğütcen, Çev.). Kolektif Kitap.
Kafka, F. (2017). Aforizmalar (O. Çakmakçı, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Levine, S. K. (2020). Poiesis: The language of psychology and the speech of the soul. Routledge.
May, R. (2016). Yaratma cesareti (A. Fethi, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi 1975).
Winnicott, D. W. (1993). Oyun ve gerçeklik (T. Birkan, Çev.). Metis Yayınları.
Yücel, A. (1986). Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek. Yurt Kitap Yayın.