Söyleşi: Eleştirel Psikolojide Sınırlar, Çatlaklar ve İmkânlar

 Hazırlayan:
Beril Sercem Şengül berilsengul@icloud.com

Katılımcılar: Aydın Bayad aydinbayad@gmail.com

Aysel Gürel akayaoglu8@gmail.com

Olga Selin Hünler olga.hunler@acibadem.edu.tr

Sercan Karlıdağ karlidagsercan@gmail.com

Umut Şah umutsahh@gmail.com


1) Sizce kurumsal akademide eleştirel psikoloji hangi anlarda “meşru eleştiri” olmaktan çıkıp “fazla politik / fazla normatif / fazla kişisel” diye kodlanıyor? Bu sınır, kim(ler) tarafından ve hangi mekanizmalarla çiziliyor?

Aydın Bayad: Bu tarz sınırların keyfiliğine Sunil Bhatia[1]; psikolojiye içkin oryantalizmi incelediği çalışmasında çarpıcı bir örnek verir: Sömürge döneminde Batılı psikologlar ve onları takip eden diğerleri, Hindistan’a özgü yoga ve meditasyon gibi yaygın sağaltıcı pratikleri, “fazla kültürel” ve ‘bilim dışı’ oldukları gerekçesiyle uzun süre araştırma konusu yapmadılar. Bugün ise bu pratiklerin küresel “iyi oluş (wellness)” endüstrisinin ve pozitif psikolojinin önemli bileşenlerine dönüştüğünü görüyoruz. Bu örnek, meşru bilgi statüsü için çekilen sınırların piyasa ve hâkim kültüre ne kadar endeksli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’deki psikoloji pratiğinden bakarsak sürekli uyarlanan ölçekler, çeviri kuramlar ve her yıl yenilenen yöntemsel trendler arasında, hali hazırda göz önünde olanı sorgulamak, kendi bağlamıyla değerlendirmek ise hala pek kolay görünmüyor. Çünkü bu “meşru” sınırları aşmak, çoğu zaman yalnızca kuramsal derinlik ya da analitik keskinlik değil, aynı zamanda belirli riskleri göze almayı da gerektirir.

Akademi de diğer kurumlar gibi hiyerarşi ve güç ilişkileri tarafından şekillenen bir yapı. Bu nedenle sınırlar yalnızca epistemik değil, aynı zamanda kurumsal olarak da üretiliyor. Üstelik küresel yayıncılık alanı[2] giderek daha fazla tekelleşiyor. Bunun yanı sıra, veriye erişim ve kullanımı üzerindeki sınırlamalar da artıyor, fon sağlayıcıların öncelikleri araştırma gündemlerini doğrudan etkiliyor. Akademik emek piyasasında ise güvencesiz ve sözleşmeli çalışma giderek norm haline gelmeye başladı.[3] Bu tür koşullar altında doğrudan ölçülebilir çıktılar sunmayan çalışma ve yaklaşımlar kolaylıkla “fazla politik” ya da “fazla kişisel” olarak etiketlenebiliyor. Çünkü sistem, hız ve verimlilik talep ediyor. Bu da genel olarak eleştirel düşüncenin ve özelde ise eleştirel psikolojinin hem hareket alanını hem de ufkunu daraltıyor.


Aysel Gürel: Kurumsal akademi içinde eleştirel psikoloji, psikolojik olguların tanımlanması, araştırılması ve açıklanmasına toplumsal güç eşitsizliklerini dâhil etme yönündeki her girişiminde belirgin bir dirençle karşılaşır. Çünkü güç ilişkilerini görünür kılmaya yönelik her müdahale, anaakım tarafından çoğunlukla “ideolojik” olmakla itham edilir. Aslında bu itham bütünüyle yanlış da değildir: Eleştirel psikolojinin müdahalesi gerçekten de ideolojiktir. Tam da bu nedenle önemlidir. Sorun, bu müdahalenin ideolojik olması değil; anaakım psikolojinin kendi bilgi üretim süreçlerini ideolojiden azade, nötr ve saf bir epistemik faaliyet olarak kurgulama eğilimidir.

Oysa bilimsel bilgi, çoğu zaman ima edildiği gibi toplumsal bağlamdan bağımsız, kendiliğinden işleyen bir mekanizma tarafından üretilmez. Modern toplumda bilginin başlıca üretim mekânı üniversitedir ve üniversite, diğer tüm kurumlar gibi toplumsal güç ilişkilerinin dışında değil, tam aksine onların içinde konumlanır. Bu nedenle bilgi üretimi, yalnızca bilişsel ya da metodolojik bir süreç değil aynı zamanda kurumsal, tarihsel ve politik bir pratiktir.

Bu kurumsal yapı içinde ders kitapları, lisansüstü programlar ve hakemli dergiler aracılığıyla bir disiplinin meşru bilgi sınırları çizilir. Hangi soruların sorulabilir olduğu, hangi yöntemlerin “bilimsel” kabul edileceği ve hangi yaklaşımların marjinalleştirileceği bu mekanizmalar üzerinden belirlenir. Böylece akademik alan, yalnızca bilgi üreten bir zemin değil, aynı zamanda bu bilginin sınırlarını koruyan bir “kapı bekçiliği” düzeni olarak işler.

Ancak bu kapı bekçiliği çoğu zaman indirgemeci bir şekilde düşünüldüğü gibi kötü niyetli bireylerin bilinçli müdahalelerinin sonucu değildir. Aksine, daha incelikli ve yaygın bir biçimde, kolektif bir pratik olarak ortaya çıkar. Akademik alanın aktörleri (editörler, hakemler, danışmanlar ve araştırmacılar) “iyi” ve “doğru” bilim yapma iddiasıyla hâkim epistemolojik çerçevenin sınırlarını gönüllü olarak yeniden üretir. Bu süreç, Bourdieu’nün (2003)[4] ifadesiyle, alanın kendi iç mantığına uygun biçimde işleyen bir habitus ve sermaye ilişkileri ağı içinde gerçekleşir.

Bu noktada belirleyici olan bilimin hakikatle kurduğu ayrıcalıklı ilişkidir. Eğer hâkim bilim anlayışı hakikatin ancak nesnel olduğu varsayılan belirli yöntemler aracılığıyla elde edilebileceğini öne sürüyorsa, öznelliğe, bağlama ya da politik etkilere işaret eden her eleştiri kolaylıkla “bilim dışı” olarak damgalanacaktır. Böyle bir epistemik rejim altında, lisansüstü programlar yalnızca belirli türde tezleri teşvik eder. Hakemli dergiler belirli metodolojik kalıpları yeniden üreten çalışmaları yayımlar; ders kitapları ise alanı üzerinde uzlaşılmış, çatışmasız bir bilgi birikimi olarak sunar.

Bu anlatı, çoğu zaman disiplinin tarihini büyük ölçüde “büyük figürlerin” katkıları üzerinden kurgular. Alternatif yaklaşımlar, epistemolojik kırılmalar ve dışlanan perspektifler ya görünmez kılınır ya da tali hale getirilir. Böylece yalnızca belirli bir bilgi biçimi değil, aynı zamanda belirli bir bilim yapma tarzı da doğal ve kaçınılmazmış gibi sunulur.

Dolayısıyla mesele, eleştirel psikolojinin bilgiye ideolojik müdahalelerde bulunup bulunmadığı değildir. Mesele, hangi bilgi biçimlerinin zaten ideolojik olarak meşrulaştırıldığı ve hangilerinin sistematik olarak dışarıda bırakıldığıdır. Eleştiri ancak bu dışlama ve meşrulaştırma mekanizmalarını görünür kıldığında mevcut bilgi rejimini gerçekten sorgulama potansiyeli taşır. Aksi halde, bilimsel nesnellik iddiası, kendi tarihsel ve politik koşullarını gizleyen bir örtü işlevi görmeye devam eder.


Olga Selin Hünler: Bu sınır dönemsel politik etkilerle esnemekte veya daha da katılaşmakta ama bu anların eleştirel psikolojinin mevcut güç ilişkilerini ifşa ettiği anlar olduğunu düşünüyorum. Bazı dönemlerde akademi bu eleştirileri entelektüel bir düşünme egzersizi gibi çerçevelediğinde tolerans gösterebiliyor hatta “Bakın bizim akademik özgürlüklerimiz bu eleştiriyi dahi kaldırıyor.” diyerek farklılıklara saygı diye sunuyor. Bazen de politik iklimle ilişkili olarak bu sınırlar çok daha sert çiziliyor ve yaptırımlar sadece hafife almak, burun kıvırmak, eleştiriyi duymamak için kişiye yapılan etiketlemelerle kalmıyor, cezalandırma mekanizmaları devreye giriyor. Ama ifşa etme, hesap sormaya döndüğünde sanıyorum tolerans eşiği oldukça düşüyor.

Hem sınırları belirleyenler hem de sınır çizme pratikleri birbirlerinden farklı, bazıları “dışarıdan” gelen çok açık, rıza üretmekle ilgilenmeyen son derece ceberut uygulamalar var. Bunları tanıyoruz. Örneğin derslerde ne söylenip ne söylenemeyeceği günümüzde ders izleme teknolojileri (Panopto, Zoom kaydı vb.) ya da CİMER’e şikayetler gibi yöntemlerle zaten disipline ediliyor. Daha tehlikelisi “içeriden” gelenler. Örneğin eleştiriyi alıp ehlileştiren, içini boşaltan, kenarlarını törpüleyen ama gerçekte bir dönüşümle ilgilenmeyen, kâğıt üzerindeki gereklilikleri yerine getiren üniversite yönetimleri için örneğin Cinsiyet Eşitliği bir vizyon belgesi olarak kaldığında zararsız bir reklam aracıyken feminist psikologların radikal eleştirileri politik olarak – politik kötü bir şeymiş gibi – etiketleniyor. Diğer yandan meslektaşların kurduğu epistemik dışlamayı da bir mekanizma olarak konuşmak gerek. Teorik ve nitel çalışmaların, arşiv araştırmalarının, katılımcı gözlemin yeterince nesnel/bilimsel görülmemesi nedeniyle eleştirel psikoloji daha az prestijli alanlara itiliyor, marjinal bir bilgi olarak muamele görüyor. Bir taraftan da üniversitenin “yayın yap ya da kaybol (publish or perish)”baskısı, zaman kısıtlılığı, idari görevler, koordinatörlükler gibi (David Graeber’e selam gönderelim) Tırışkadan İşler (Bullshit Jobs) zaten eleştirel psikoloji pratikleriyle araştırma yapmayı da imkânsız kılıyor.

Psikoloji bölümlerinde sansür ve özsansür makalesini[5] yazarken fark ettiğimiz ama şu an standart pratiğe dönmüş baskı ve dışlama pratiklerinden birisi de bürokratik yollarla oluyor. Fon verenlerin çerçevesini çizdiği konular, temalar ve araştırma çağrıları zaten eleştirel pratiklerin önünü tıkıyordu, şimdi de etik kurullar araçsallaştırılarak eleştirel psikolojiyi yapılamaz hale getiriyor.


Sercan Karlıdağ: Kurumsal akademi ifadesiyle başat biçimde yükseköğrenim kurumlarında psikoloji lisans ve lisansüstü programlarını, süreklilik kazanan kongre ve sempozyumları, parmak sayısını geçmeyen hakemli psikoloji dergilerini veya genel olarak akademik dergileri ve pekâlâ dünü-bugünüyle bunları var eden koşulları düşünüyorum. Tersinden bakınca, bunlar içinde psikoloji eleştirisinin ve eleştirel psikoloji arayış ve iddialarında “eleştirinin” bir biçimde makbul sayılanı, makbul hâlleri galiba var. Kasıtlı olarak biraz pejoratif tınlaması için meşru yerine makbul sözcüğünü kullanacağım. Metodolojik boyuttaki eleştiriler bunun en iyi örneği: Nitel ve karma yöntemler kendine giderek daha çok yer bulabiliyor, ‘fazla öznel’ etiketi baki olsa da. Belki hakkı verilerek değil, ikincil rolde, örneğin nicel araştırmayı destekleyici biçimde benimsenebiliyor. Ontolojik boyuttaki tartışmalar da felsefi ve meta-teorik bir çerçevede entelektüalize edildiği ölçüde kendine yer bulabiliyor. Sanki ancak böylesi makbul.

Öte yandan, işin düğümlendiği, makbul dahi sayılmaktan çıktığı, örneğin ‘fazla politik’ ilan edilebildiği yer, (bilimsel) nesnellik ve özellikle (politik) tarafsızlık sularında. Derin bir su değil. Küçük bir su birikintisi bu, ama çoğunlukla orada boğulmamaya çalışıyor gibiyiz. Etik-politik boyuttaki eleştiriler bir çeşit turnusol kâğıdı diye düşünüyorum. Bunu en iyi tarafsızlık ve sorumluluk nosyonları açısından irdeleyebiliriz. Sanırım, kurumsal akademi içinde eleştirelliği ‘fazla politik’ olmakla kodlayıp suçlama ve buna koşut biçimde makbul olanı apolitiklikte, yani tarafsızlıkta arama hâline karşı güçlü bir sözümüz var: Tarafsızlık bir ‘mit’. Hatta kibarlığı biraz kenara bırakırsak: saçma, namümkün.

Kurumsal akademide makbul psikoloji anlayış ve pratiğine dair sınırların nereden geldiği sorusuna çeşitli cevaplar üretebiliriz. Herkes kendisi rastgele kurum seçip bu egzersizi yapabilir. Ben başlayayım: Geçen sene Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim kavram kullanımlarını hedef alan, kullanılmamasını teşvik eden yazısını anımsayalım. Aile yılı için o makbul görülmüştü. Bu çağrı YÖK’te karşılık bulursa, örneğin lisans programlarında müfredatlarda zaten eser miktarda olduğunu, olanın da açılan dersler arasına nadiren girdiğini kolayca gözleyebildiğimiz “toplumsal cinsiyet psikolojisi” gibi seçmeli statüde derslerin temelli kaldırılması istenebilir. Yine aklıma, nispeten yakın bir örnek, YÖK’ün Şubat 2023’te deprem bölgelerinde manevi rehberlik ve psikolojik danışmanlık için ilahiyat fakültelerine gönderdiği yazı geliyor. Diyanet kadroları yetmeyince Diyanet-AFAD-YÖK arasında bir köprü kurulmuş ve yazıda İlahiyat Fakültesi, İslami İlimler Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Psikoloji, Sosyal Hizmet, Acil Yardım ve Afet Yönetimi diyerek afet/travma bağlamında manevi rehberlik ve/veya psikolojik danışmanlık yapabilecek gönüllü öğretim üyelerine çağrı yapılmıştı. Bölümler arasında psikolojinin de yer almasını iyi düşünülmüş bir ayrıntı saymıştım. Çünkü afet, travma ve ruh sağlığı gibi konularda psikologların da rol alabileceği akla gelmiş(!) Gökçeçiçek Korkmaz’la Evrensel’e verdiğimiz röportajda[6] etik-bilimsel temelden yoksun “kerameti kendinden menkul” manevi danışmanlık yaklaşımlarını ve uzman olmayan kişilerce yürütülen psikososyal destek faaliyetlerinin yol açabileceklerini odağa almıştık. Uzmanlık demişken, Sağlık Bakanlığı’nın Serbest Meslek İcrası Hakkında Yönetmeliği’nin kurumsal akademiyle bağını irdelemek ya da en azından biraz olsun kurcalamak gerekir. TODAP, Psikoterapi ve Psikososyal Çalışmalar Derneği ve Halk için Psikoterapi Derneği’nin ortak açıklamasında[7] da dile getirildiği gibi, yönetmelik devlet üniversitelerinde yeterli kontenjanın bulunmadığı bir ortamda psikologları fahiş ücretlerle klinik psikoloji lisansüstü programlarına ve ücretli sertifika piyasasına maruz bırakıyor.

Kurumsal akademinin kurumsal temaslarından bir fragmandı bu. Bu ve benzeri kurumsal düzenleme ve müdahaleler, psikoloji alanında makbul olan ve olmayan anlayışların nasıl belirlendiğini görmemize imkân sağlayabilir. Psikoloji alanının içsel sorunlarını dışarıdan besleyen böylesi somut gerçeklikler olduğunu irdelemememiz gerekiyor. Bunlar karşısında iki sorum var: ‘Fazla politik’ olan eleştirel psikoloji mi gerçekten? Kurumsal akademiden ASBH’ye, Diyanete, Sağlık Bakanlığına ve diğer kurumlara uzanan temaslar politik renkten azade, tarafsız ve nesnel ilişkiler olarak mı görülmeli?

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” mottosu, pozitivizmin ve doğa bilimlerine öykünme hâlinin yalnızca lisansta tanışıp içselleştirdiğimiz bir şey sanılmasına karşı, Kemalist modernleşmenin bilimci-pozitivist damarını düşünmek için iyi bir malzeme. Ya da “meseleleri mesele etmezseniz, mesele olmaktan çıkar.” Bugünden bakınca anakronik ama olsun, Süleyman Demirel’in harikulade rölativist-postmodern (!) sözü. Bugünün otokratikleşen, keyfilik, yıkıcılık ve çürümüşlükle malul düzeninde bunlar kadar zahir bir motto var mı, düşünelim? Ama bundan daha çok düşünmemiz gereken, nasıl bir sosyo-politik ethos içinde nasıl bir havayı teneffüs ettiğimizdir. Kurumsal akademinin kurumsal temaslarını da bunları da söyleme sebebim, sosyo-politik koşullardan pay biçerek bir yanıt zemini kurmak. Soruya yanıt, ancak böylesi okumalarla mümkün diye düşünüyorum. Psikoloji disiplini içinde eleştirel/radikal/muhalif yönelimler için engeller ve imkânlar da makbul ve normalin üretimi de sosyo-politik ethos içinde çizilen ‘sınırlardan’ geliyor. Bu sınırları görmezden gelerek ya da soyut bir bilimsel özerkliğin ardına sığınarak eleştirel bir hat örmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Sınırı çizen tek bir özne veya tek bir mekanizma yok. Yanı sıra, alanın kendi içinde işleyen ve ‘fazla politik’ veya ‘fazla öznel’ gibi nitelemelerle makbul olanı besleyen normlar var. Tüm bunlar yeniden ve yeniden üretilip dururken sınırın içinde, kıyısında, köşesinde, ötesinde, berisinde aldığımız konumların neye yol açtığı sorusu da eleştirel bir tutumun parçası olmak zorunda.


Umut Şah: Eleştirel psikoloji en temelde, mevcut psikoloji anlayışının sorgulanması ve alternatiflerinin üretilmesini amaçlar. Zira tarihsel olarak bakıldığında, psikolojinin ana akım gövdesi, toplumsal hiyerarşileri ve eşitsizlikleri göz ardı etme, meşrulaştırma ve hatta yeniden üretme eğiliminde olmuştur. Böylece “bireyin iyiliğini ve refahını” geliştirme iddiasına karşın, psikoloji bilimi ve uygulamaları, çeşitli birey ve gruplara yönelik tahakkümün sürdürülmesine katkı sağlamıştır. İşte eleştirel psikologlar, söz konusu işleyişe hizmet eden psikoloji kavramlarının, kuramlarının ve uygulamalarının deşifre edilmesini ve alternatiflerinin üretilmesini amaçlarlar. Böylece psikoloji bilimi gerçekten de bireyin -tüm bireylerin- iyiliğine ve refahına katkı sağlayabilir. 

Tam da bu nedenle, eleştirel psikoloji perspektifi, her tür yerleşik anlayışın ve uygulamanın sorgulanmasını gerektirir. Diğer bir ifadeyle, eleştirel psikolog olmak her daim sorgulayıcı bir pozisyonda olmayı gerektiriyor. Bu da özellikle kurumsal akademik yapı içerisinde olumsuz tepkilere yol açabiliyor. Zira her ne kadar son 40-50 yılda Batı psikolojisi içinde şekillenmiş olan bir eleştirel psikoloji geleneği söz konusu olsa da bu geleneğin akademik psikoloji içinde halen sınırlı bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Diğer bir deyişle, akademik psikoloji içerisinde tek tek eleştirel psikologlar var ama bütünleşik ve örgütlü bir eleştirel psikoloji geleneği henüz pek yok. Bu da akademik yapı içindeki eleştirel psikolojik sorgulamaların ve eleştirilerin ya büyük ölçüde teorik düzeyde kalmasına ya da “kişisel”, “abartılı”, “politik” vs. olarak etiketlenerek etkisizleştirilmesine imkân sağlıyor. Bu durum Türkiye için daha da geçerli diye düşünüyorum. Bu noktada esas problemlerden biri eleştirel perspektife sahip psikologların akademik psikoloji içerisinde hem çok az sayıda hem de birbirlerinden kopuk olmaları. Hal böyle olunca akademinin yerleşik kurumsal yapısı ve sınırlamaları içerisinde etkisiz hale gelmiş oluyoruz. Örneğin, Türkçe literatürde ana akım psikolojinin eksikliklerine yönelik teorik eleştirilerin arttığını görüyoruz ama bu teorik eleştirilerin psikoloji müfredatlarına ve eğitim süreçlerine ne kadar yansıyabildiğinden emin değilim açıkçası.


2) Psikoloji eğitimi ve araştırması bugün ağırlıklı olarak nasıl bir özne figürü üretiyor? Sizce eleştirel yaklaşım bu özne üretimini nereden kırarken, nerede yeniden üretebilir?


Aydın Bayad: Dünyadaki örneklere dair bilgim sınırlı ama Türkiye’de bölümlerin geçirdiği dönüşüm oldukça hazin görünüyor.[8] Aydan Gülerce, psikolojinin 1990’lardan itibaren popüler kültürde yükselişiyle bölüm ve öğrenci sayısındaki artış arasında bir paralellik kuruyor.[9] Ona göre, yeni psikoloji kuşağı piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde büyürken Türkiye’deki akademik altyapı bu genişlemeyi karşılayacak kapasiteyi geliştiremedi. Buna ek olarak Öğretim Elemanı Yetiştirme Programı’nın akamete uğraması, köklü üniversiteler ile taşradaki üniversiteler arasında kurulan kısa süreli deneyim aktarım kanallarını da heba etti. Değişen bu toplumsal dinamiklere ve yayın baskısına, kıdemli akademisyenler ya özel üniversitelere yönelerek ya da kendi dar ilgi alanlarına çekilerek cevap veriyor. Bu durum, psikoloji eğitimini Türkiye’de parçalı, eklektik ve merkezsiz bir duruma sürükledi. Meslek yasası tartışmaları sırasında sosyal medyaya da yansıyan kamplaşma ve hizipleşmeyi de bu yapısal sorunların bir yansıması olarak görüyorum.

Psikoloji eğitiminde etik ve stratejik ilkeler etrafında şekillenmiş, uzlaşıya dayalı bir kurumsal kültür eksikliği dikkat çekiyor. Bu boşluk, piyasa mantığının ve güvencesizliğin teşvik ettiği rekabetçi, meritokratik ve yer yer Makyavelci bir özne figürüne karşı alanı savunmasız bırakıyor.[10] Eğitim ve araştırma pratikleriyle psikoloji bu özneyi doğrudan üretmese bile, bu özneyi sorunsallaştırıp sınırlandırabilecek kurumsal ve epistemik kapasiteden büyük ölçüde yoksun görünüyor.[11] Bugün etrafımıza bakıp hemen her konuda etkisini görüp hissettiğimiz kolonyalizm, kapitalizm ve neoliberalizm gibi kavramlar ise psikologların düşünsel ufkuna yeni yeni girmeye başladı. Eleştirel psikoloji göz önünde duran bu gibi soru ve sorunlara eğilerek çoklu krizlerle anılan günümüzde, insanların hem bireysel hem de kolektif varoluşlarını tehdit eden güç ilişkilerini açığa düşürerek veya alternatif öznellikleri ortaya çıkaran durum ve mekanizmalara dair bilgi üreterek bahsettiğiniz kırılmayı yaratabilir. 


Aysel Gürel: Psikoloji bilimi hem eğitim hem de araştırma pratiklerinde taşıdığı "bilimsel" varsayımlar ve içinde şekillendiği toplumsal-ideolojik bağlamlar nedeniyle en geniş anlamda neoliberal özneyi yeniden üretmektedir. Özellikle Amerikan psikoloji geleneği, disiplinin kuruluşundan itibaren belirli bir bireysellik modelini —kendinden menkul (self-contained) bireyi— normatif bir referans noktası olarak benimsedi. Oysa bu model, nötr bir evrensel gerçeklik değil, özgül bir toplumsal-tarihsel koşulun ürünüdür. Toplumdan yalıtılmış, rekabetçi, kendi kendine yeten ve başarıya odaklı bu bireysellik biçimi, her şeyden önce Amerikan kapitalizminin ideolojik bir yansımasıdır.

Bu modelin ihraç edildiği Türkiye gibi “yarı-sömürge” ya da “üçüncü dünya” ülkelerinde söz konusu bireysellik hiçbir zaman fiilen var olmadı. Bununla birlikte eğitim kurumları, medya ve psikiyatri/psikoloji gibi (geniş anlamda) ideolojik aygıtlar, Türkiye'nin modernleşme sürecinde bu bireyselliği inşa etmede kurucu bir rol üstlendi. Bu süreç bizim gibi “kolektivist” toplumlara özgü bir “bireyselliği” ortaya çıkardı. Bu hikâye yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Batı dışı toplumların pek çoğunda psikoloji, bağlamından koparılmış bir bireyselliği hem varsaydı hem de üretti. Anti-sömürgeci eleştiri tam da bu süreci yapı söküme uğrattığı için çok değerlidir. 

Foucault’dan (2019)[12] ilhamla hapishane, okul, fabrika, psikiyatri ve psikoloji gibi kurumların sanayi kapitalizminin öznesini ürettiğini kolaylıkla ileri sürülebilir. Rose (1999)[13], Foucault'nun yönetimsellik kavramını alarak psikolojik alana taşıdı. Ona göre sanayi kapitalizminin öznesini üreten mekanizma (hapishane, okul, fabrika ve psikiyatri) bireyi dışarıdan disipline etti. İtaatkâr ve üretken bir beden biçimlendirdi. Bu tabloda iktidar görünürdü, baskı doğrudandı. Modern yönetimsellik anlayışında yaşanan kırılmayla, Rose, insanları artık doğrudan zorlamayla değil, onların kendi iç dünyalarına hitap etmek yoluyla yönetmenin mümkün ve çok daha etkili olduğu bir döneme girildiğini söyler. İşte Rose’a göre burada psikolojik uzmanlık devreye girer. Mutlu bir çalışan, motive bir öğrenci, özgüvenli bir tüketici — bunlar hem kişisel hedefler hem de yönetimin istediği özne biçimleridir. İkisi arasındaki çakışma rastlantısal değil, yapısaldır. Kişi kendi potansiyelini gerçekleştirirken aynı zamanda sisteme en verimli biçimde eklemlenir. Bu durumda baskının ortadan kalkmadığı belki daha fenası içselleştirildiği söylenebilir. 

Neoliberalizmle birlikte bu süreç daha da ileri gider. Artık hedef yalnızca uyumlu ve üretken bir özne değil, kendi kendini yöneten bir girişimcidir. Rose[14] bu dönüşümü şöyle tarif eder: Birey artık emeğini, bedenini, ilişkilerini ve zamanını bir yatırım nesnesi, insan sermayesi olarak görür. Aldığı her karar hesaplanabilir bir risk değerlendirmesidir. Piyasada talep görmek varoluşun sürdürülebilirliğinin koşuluna dönüştüğünden birey kendini sürekli geliştirmek, optimize etmek, yeniden icat etmek zorunda hisseder. Rose, bu dönüşümde psikolojinin merkezi bir işlev üstlendiğini ileri sürer. Pozitif psikoloji, koçluk, mindfulness uygulamaları, bilişsel davranışçı terapinin belirli biçimleri, girişimci benliğin teknolojileridir ona göre. Başarısızlık yapısal bir sorun olarak değil bireysel bir yetersizlik ya da "gelişim fırsatı" olarak kodlanır. Güvencesizlik esneklik, yarışma, özgürlük, tükenmişlik "sınırları bilememek" olarak sunulur. Psikoloji bu çerçevelemeyi hem üretir hem de meşrulaştırır.

Tüm bu süreçte psikolojinin oynadığı rolü iyi tarif etmek gerekir. Psikolojiyi (aslında tüm psi bilimlerini) basitçe iktidarın istediği özneyi üreten basit bir ideolojik aygıta indirgememek önemli. Zira psikoloji fenomenolojik anlamda bireylerin ruhsal acılarını yok sayamaz (Bu arada psikolojinin yok saymadığı acıların sınıfsal, ırksallaştırılmış ve cinsiyetlendirilmiş olduğu unutulmamalıdır). Psikoloji gerçekten acıyı hafifletir, gerçekten insanlara yardımcı olur ve aynı anda belirli bir özne biçimini normalleştirir. Bu ikisi birbirini dışlamaz. Psikolojiyi eleştirmenin zorluğu tam da buradadır. Karşımızda açık bir baskı aygıtı değil, yararlı görünen iyileştirme iddiasındaki bir pratik var. Ne bu bilgi ve pratiği hiç çeşitli iktidar sistemleriyle ilişkili değilmiş gibi naif bir biçimde yüceltebiliriz ne de bu bilgi ve pratiği yukarıda vurguladığım gibi kaba bir ideolojik aygıta indirgeyebiliriz. Burada aslolan bu bilgi ve pratiğin çeşitli iktidar sistemleriyle ilişkisini görmektir. Bu ise onu yüceltmek veya reddetmekten çok daha güç ve çok daha gerekli bir iştir.

Sözü edilen bu özne üretim sürecini kırmak için bazı pratiklerin işlevsel olabileceği ileri sürülebilir. İlk olarak psikolojinin kavramlarının tarihselliğini ve ideolojik niteliğini görünür kılmaktan bahsedilebilir. Bu pratik, psikolojik kavramların ve kategorilerin tarihsel ve ideolojik boyutlarını gün yüzüne çıkarmayı amaçlar. Örneğin sosyal psikolojide ırkçılık ele alınırken tarihsel olarak analizin odağının ezilenden ezene doğru kaydığını vurgulamak, bu tartışmanın ideolojik zeminini açığa çıkarmak anlamına gelir. Klinik psikolojide ise depresyon yalnızca bireysel ya da biyolojik bir rahatsızlık olarak ele alınmak yerine acıyı doğuran yapısal koşullar üzerinden değerlendirilebilir. Feminist terapide de danışanı, kendini hiyerarşik güç ilişkileri içinde "kadın" olarak nasıl konumlandırdığını anlamlandırmaya çalışmasına “yönlendirmek” bu yaklaşımın somut bir örneği olarak görülebilir. İkinci olarak kolektif pratikler aracılığıyla dönüşüm yaratmaktan bahsedilebilir. TODAP, tam da böyle bir çabanın somut ürünü olarak değerlendirilebilir. İster akademide ister eğitim kurumlarında ister terapi odalarında çalışıyor olsunlar, eleştirel bir yönelim benimseyen psikologların küçük gruplar hâlinde bir araya gelerek kendi alanlarına özgü sorunları tartışması ve alternatif pratikler geliştirmesi dönüştürücü bir güç taşır. Üçüncü pratiği eleştirel psikoloji eğitimi oluşturuyor. Psikoloji eğitiminde öğrencilerin kendilerini "bilen uzman" konumunda görmeleri değil, kendilerini de içeren geniş bir güç ilişkileri sistemi içinde konumlandıklarını görebilmelerini teşvik etmek büyük önem taşır. Öğrencilerle diyalog kurarak yerel gerçeklikten beslenen tartışmalar yürütmek bu dönüşümün temel araçlarından biridir.

Üniversite “müfredatı” da kuşkusuz tartışılması gereken bir başlıktır ancak yükseköğretim sistemi artık büyük ölçüde köklü bir reforma kapalı hâle gelmiştir. Bu nedenle psikoloji bilgisinin yalnızca kurumsal üniversiteyle sınırlı tutulamayacağını kabul ederek üniversite dışında bilgi üretme olanaklarını da ciddiye almak gerekmektedir. Kavram, kategori ve teorilerin mekanik biçimde aktarılmak yerine eleştirel bir bakışla tartışmaya açıldığı, kurumsal ve tarihsel bağlamıyla sorgulandığı bir psikoloji eğitimi bu açıdan zorunlu görünmektedir. Tüm bu pratiklerin yerel gerçekliklerimizle ilişkilendirilerek hayata geçirilmesi de son derece kritiktir. Klişe görünse de "somut durumun somut analizi" ilkesi, sorunları sahiplenmek ve çözüm üretmek açısından gerçek bir dönüştürücü güç barındırır.

Elbette eleştirel bir psikolog olma iddiası ya da eleştirel psikoloji pratiği geliştirme çabası, kendimizi ve genel olarak özneyi dönüştürme konusunda bir güvence sunmaz. Bu yolda karşılaşılabilecek çeşitli tuzaklar mevcuttur. Bunların başında, eleştirel psikoloji bilgi ve pratiğinin bizatihi bir metaya dönüşmesi gelir. "Eleştirel psikolog" kimliğinin, görünürlüğün belirleyici olduğu bir kimlik endüstrisinin ürünü hâline gelmesi ciddi bir risk oluşturur. Eleştirel psikologluğun bizi başkalarından farklılaştıran/üstün kılan bir kimlik değil yaptığımız işe, kendimize velhasıl bizi kuşatan dünyaya ilişkin bir tutum/konum olduğunu daima gözetmek gerekir. Benzer bir açıdan eleştirel perspektiflerden üretilen kavramların egemen ideolojiler tarafından içinin boşaltılarak araçsallaştırılması da önemli bir tehlikedir. Nitekim "güçlendirme", "özerklik" ve "bilinçlenme" gibi kavramlar, bugün kişisel gelişim endüstrisinin sıklıkla başvurduğu söylemlere dönüşmüş durumdadır. Klinik psikoloji özelinde ise kapalı bir mekânda, iki kişi arasında ücret karşılığı sunulan bireysel bir hizmetin nasıl yapısal bir nitelik kazanabileceği sorusu ise ayrı bir güçlük olarak karşımıza çıkar.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir: Ne denli iyi niyetle ve özgürleştirici amaçlarla yürütülürse yürütülsün, eleştirel psikoloji pratiklerinin eleştirdikleri eşitsizlikleri farkında olmadan yeniden üretme olasılığı her zaman vardır. Bu, örneğin, feminist psikologların da istemeden cinsiyetçi söylem ve/veya pratikler üretebileceğini kabul etmek demektir. Buna karşı alınabilecek en temel tutum, eleştirel perspektiflerden üretilen bilgi ve pratiklerin her zaman tartışmaya ve sorgulamaya açık tutulmasıdır. Ancak "refleksivite" adı verilen bu tutumun bir fetişe dönüşmesi de kendi içinde bir tehlike barındırır; zira sürekli kendini sorgulayan ve geliştirmeye çalışan neoliberal birey anlayışıyla rahatsız edici bir benzerlik taşır.


Olga Selin Hünler: Alanım olan Klinik Psikoloji için konuşursam zaten bu alanın neredeyse her zaman özneyi toplumsal güç ilişkilerinden azade kurduğunu söylemek haksızlık olmaz. Ana akım klinik psikoloji, bireyin yaşadığı acı ya da sıkıntıyı bireyin bilişsel özelliklerine, erken dönem bağlanma örüntülerine indiriyor ya da biyolojik/nörolojik bir kişisel arıza olarak açıklıyor; insanın tüm o çok katmanlı, çok kimlikli, kesişimselliğini bırakarak insan davranışını birkaç değişken ya da görüntüleme ile ölçmeye çalışıyor. Bu çalışmalarda epistemik şiddet, patriyarka, ekonomik kriz, yapısal sorunlar sadece değinmek için bile yer almıyor. 

Ana akım klinik psikoloji insanın duygu, biliş ve davranışlarını semptomlar düzeyine indirerek DSM 5 ya da ICD 10 gibi tanı el kitaplarına sıkıştırarak kategorik olarak “sağlıklı ya da değil” kararını veriyor. Birçok zaman insan deneyiminin sürekliliğini ve akışkanlığını anlayacak boylamsal bir bakış açısı önermiyor. Ancak bu klinik psikolojiyle de sınırlı değil. Örneğin son dönem ana akım sosyal psikoloji de özne olarak bir "bilgi işlemcisi" üretiyor. Çevrelerindeki karmaşık sosyal dünyayı kısayollarla anlamaya çalışan, mekanik, rasyonalitesi kusurlu (bilişsel hatalar yapan), tarihsiz, sınıfsız hatta bedensiz bu bireyler, kendi öznel deneyimlerini kimsenin merak etmediği deneylerin ya da araştırmaların katılımcısı oluyorlar. Ben bu özne üretimini kırmayı tahayyül etmeyi hep feminist psikoloji ile ilişkilendiriyorum galiba zihnimde. Bu sistemin sürmesine omuz veren psikolojik dayanıklı (resilient) birey yerine yaşadığı hayatı bu hale getiren sistemi sorgulayan, krizin kaynağını sorgulayan ve değiştirmek isteyen bireyi nasıl destekleyeceğimiz sorusunu merkezi buluyorum. Deneyimin öznesinin sesini dinlemeyi, onun sesini yükseltmeyi, feminist psikologları takip ederek “Neyin var?” (Bozuk olan ne?) sorusu yerine “Sana ne oldu? (Nasıl bir güce karşı geldin, nasıl hayatta kaldın, bunu nasıl anlamlandırdın?)” diye sormanın başlangıç olabileceğini düşünüyorum.


Sercan Karlıdağ: Bir ara Mırın Kırın, Kem Küm ve Hık Mık Etmek başlıklı bir deneme yazmayı düşünmüştüm. Ön başlığı bu olacaktı ve içerik tam olgunlaşmamış olsa da kaba taslağı netleşmişti. Belki bir vesileyle yazarım ileride. İrdelemek istediğim tam olarak psikoloji eğitiminin ve onun vaat ettiği (diyelim) bilgi, beceri ve uzmanlığın belirli bir psikolog özne tipi üretmesi üzerine olacak(tı). Bu tipin çok temel, ayırıcı özelliklerinden bahsedeyim: Bilimsellik-tarafsızlık zırhını kuşanmış, tam olarak ne olduğunu bilmese de ‘nesnelliği’ mesleğinin erdemi sayan, asla suya sabuna dokunmayan ve/ama teknisyen-teknokrat vasfa da ‘siyaset üstü/dışı’ diyerek soyunabilen, açık ya da örtük statükocu, çoğunlukla oyun ve eğlence peşinde yahut da kayıtsızlık içinde, her daimse kendini kurtarma derdinde bir figür. Makbul psikolog özne figürü aşağı yukarı budur bence.

Kenneth Ring’in 1967’deki mütevazı eleştirisi[15] (o zamanın deneysel sosyal psikolojisi ve aslında genel olarak psikoloji sahası için) bu figürü oldukça yerinde tarifliyor: Oyun ve eğlence veya “gırgır ve şamata” peşinde araştırmacılar, egzotik konularda yapay deneyler, bir çeşit “bunu geçebilir misin?” yarışması içindeler. Tabii ki fazla karikatürize ediyorum ve bunun riskleri var, ama bu portre tek tek psikologlar için değil, kurumsal akademi ve anaakım psikolojinin ürettiği özne tipi için. Anaakım psikoloji kendi gerçekliğini daha az sorgulanır hâle getirdiğinden ya da sorgula(n)sa da mırın kırın, kem küm, hık mık (hatta bonus: bazen de gak guk) ettiğinden, deyim yerindeyse, bir şeyleri böyle sabote edesim geliyor. Biraz muzır kaçsa da bu nitelemelere başvurmayı seviyorum ya da özne tipi için acımasız bir dağarcıkta meseleyi kritik etmeye başlamayı yeğliyorum. Ama inanın oyun ve eğlence peşinde değilim. Bunlar ciddi meseleler. Paragraf başı yaparak kendimi ciddiyete davet ediyorum.

Makbul psikolog öznenin en fena özelliği şu bence: Hangi alt-alandan olursa olsun, örneğin liberal bir dünya görüşüne sahipse (veya her neyse), bunun ayırdında olduğundan ve savunusunu yapabileceğinden şüpheliyim. Türkiye’de psikoloji eleştirisinden eleştirel psikolojiye seyreden iddia, yönelim ve çabaların karşısındaki en büyük zorluğun “dünya görüşlerinin” ayırdında dahi olamayan, buna kayıtsız kalan ve/ya statükocu eğilimleri olan anaakım anlayış ile mücadele çabası olduğunu düşünüyorum. Makbulün sınırları bilimsel olanla politik olanı ayırmaktan geçiyor. Nasıl olacaksa... Hemen sıralayalım heybemizden: Savaşlara olan katkılar, zekâ testleri, heteronormatif temelleriyle güncellenen DSM, endüstri-örgüt psikologluğunun emek sömürüsünü ve güvencesizliği yeniden üreten vasfı… Bunlar ve dahası eleştirel zaviyeden dile pelesenk örneklerden pay biçelim. Psikoloji bilgisi ve pratiğinde tarafsızlıktan nasıl bahsedilebilir ki? Daha konu seçiminden başlamıyor mu? Bu coğrafyada Kürt meselesi, Aleviler, lubunyalar açısından eşit yurttaşlık ve yaşanabilirlik konusunu düşünelim. Misal, bir gelişim psikoloğu, eleştirel perspektifte kuram-metodolojiyi geçelim, anaakım çizgide dahi olsa, ana dil konusunu odağa alamaz mı? Alması gerekmez mi? Varmak istediğim nokta şu: Bir konuyu çalışmayı ‘seçmenin’ ve ‘seçmemenin’ politik bir eğilime karşılık gelebileceğini saptamamız gerekir.

Eleştirel psikoloji ne yapıyor diye sorgularsak, başta bu özneyi adlandırıyor, görünür kılıyor. Elbette gerçekçi olmak gerek… Eleştirel perspektifler de kendi özne tiplerini üretebiliyor; bilimsellik zırhının yerini misal “doğruyu bilen” ya da “eleştirinin içinde olmanın getirdiği bir konfor” alabiliyor. (Benim de bu satırlarda bu ikisine kapılmış olma ihtimalim gibi.) Bence bütün mesele eleştirelliğin içini doldurabilmekten geçiyor. Özellikle TODAP’ın Eleştirel Psikoloji Kamplarında, Eleştirel Psikoloji Dersliği’nde veya başka bağlamlarda, yeri gelip de eleştirel psikoloji sunumu, tartışması örmek gerektiğinde kullanmayı sevdiğim, ezber denebilecek bir başlangıç cümlem var: Eleştirel psikoloji iki tane yan yana kelimedir, bunlardan (daha) önemli olanı psikoloji değil, eleştirellik. Psikolojinin önemi konusunda kararsızlığımdan ötürü ya da bağlama göre, daha’yı bazen koyuyorum, bazen kaldırıyorum. Ve evet mevzu, eleştirellik. Bence eleştirel yaklaşım(lar)ın makbul psikolog özne tipine karşı konumunda başlangıç noktası burası. Örneğin “eleştirel ve yaratıcı düşünme”deki kof eleştirellik değil bu. İçi doldurulması gereken bir eleştirellik. Yani sorular şunlar: Eleştirelliğin mahiyeti nedir, eleştirellikten ne anlamalıyız? Psikoloji eleştirisini nasıl temellendirebiliriz? Ve, eleştirelliğin kendisi özdüşünümsellik ve iç-muhasebe gerektirdiği için, sadece anaakımı değil, kendini de sorgulamak… Çünkü güç ilişkileri dışarıda değil, eleştirel çevrelerin kendi içinde de işliyor. Tabii ki herkes için genelgeçer bir tane eleştirel hedef ve kavrayış yok. Bunu da görmezden gelmek, bir zırhtan başka bir zırha geçmek olur, hatta makbul özne üretimine alet olmak, yeniden üretmek olur.

Bu temelde soruya yanıtım kendimce hayli net. Mırın kırın, gak guk filan etmeden, psikolojinin sorunlu bir alan olduğunu saptayarak tarafsızlık mitine kapılmayıp sorumluluk almamız gerekiyor. Bunu yapabildiğimiz ölçüde makbul psikolog özne üretimini kırabiliriz, yapamadığımız yahut buna kayıtsız kaldığımız ölçüde de yeniden üretiriz. 

Ben sorunlu bir bilim olarak psikolojiyi, eleştirel toplum teorisi geleneğinden ilhamla ve Thomas Teo’dan[16] ödünç bir yaklaşımla ontolojik, epistemolojik/metodolojik ve etik-politik açmazlar üzerinden tartışmayı önemli ve gerekli görüyorum. Ayrıca, eleştirelliğin mahiyeti ve yordamı konusuna eğilirken ‘Eleştirel Psikoloji’ lafzıyla disiplin savunuculuğu yerine, politik pratik ve taahhütte ortaklaşmayı önceleyen bir eleştirel psikolojik “yaklaşım savunuculuğunu” önceliyorum. Eleştirelliğin içini bunlarla doldurmaya bakıyorum. Türkiye’deki eleştirel yönelimli psikolojiler için ortak bir payda olmayabilir. Ama kesişim kümeleri var. Emekten, toplumsal cinsiyet eşitliğinden, eşit yurttaşlık mücadelesinden yana, yani eleştirel/muhalif/radikal anlayış ve pratiklerin çok-sesliliğinde kurtuluşçu-özgürleşmeci çabalar var. Bunun potansiyel olarak belirlediği güzergâhları görünce psikoloji eleştirisinden eleştirel psikolojiye bir seyir saptıyorum ve doğrusu, buna tutunuyorum. APA’nın 50 küsuruncusu olabilecek bir tanecik disiplin gibi değil, her şeye nüfuz edecek bir yaklaşım gerekliliğine işaret etmeye çalışıyorum. Çünkü özellikle Türkiye gibi bağlamlarda, kurumsal akademi ve anaakım anlayış/uygulamalar karşısında deus ex machina niteliğinde gökten zembille inen, Batı’dan ithal edilen vs. disipliner bir iddianın, daha baştan kendini marjinalize ederek “müzmin bir azınlık konumuna” düşme riski taşıdığını düşünüyorum. İşin burası da özdüşünümsellik kısmı zaten. Bunu ıskalamazsak karikatürize sıfatlarla andığım psikolog özne hâllerini yeniden üretme, onlara dönüşme, anaakım anlayışın değirmenine su taşıma, mırın kırın etme tehlikesine kapılmayız; dahası, bunu tedavülden kaldırmanın yolunu açarız diye düşünüyorum, murad ediyorum.

Bunları söylerken iyimser olduğum sanılmasın. Doğrusu, kurumsal akademi iyimserliğe müsaade etmiyor. Ama umudum var. Yani = iyimser olmayan umut. Terry Eagleton, iyimserlik ve umudu birbirinden ayırıp da umuda etik-politik sorumluluğu ve emeği zerk etmeseydi, çok naçar kalırdım. Bu kadar lafazanlık da edemezdim. Sağ olsun.


Umut Şah: Bir önceki soru bağlamında da ifade ettiğim üzere, tarihsel olarak ana akım Amerikan psikolojisi, liberal bir ideolojik altyapı temelinde şekillenmiş ve en temelde bireyin iyiliğini geliştirme iddiası üzerine kurulmuştur. Bu nedenle de ana akım psikoloji esasen “birey psikolojisi”dir. Buna göre, psikolojik incelemenin yegâne öznesi “birey”dir ve bu birey kendinden menkul bir şekilde mevcuttur. Bu doğrultuda, psikoloji eğitimi de bu “bağlamdan soyutlanmış bireyi” anlamaya odaklanan bir içeriğe sahip olagelmiştir. Psikoloji müfredatları ve ders kitapları büyük ölçüde bu anlayışa göre yapılandırılmıştır. Birey odaklı psikoloji anlayışı psikologluk mesleğinin de büyük ölçüde birey odaklı -bireyle başlayıp bireyle biten- bir uğraş olarak görülmesine yol açmıştır. Bu algıyı hem psikoloji öğrencilerinde hem de genel halk arasında görmek mümkün. Bu durum Türkiye bağlamında daha da net bir şekilde karşımıza çıkıyor. Psikolog olmanın, tekil bireylerle çalışmaktan öte bir şey olmadığı algısı halen o kadar güçlü ki örneğin sosyal psikoloji derslerinde “grup dinamikleri” olgusunu anlamak öğrenciler için çok zor olabiliyor. Çoğu öğrenci için psikologluk mesleği bireyle çalışmak anlamına geliyor ve bu nedenle sosyal psikolojik olgular “alakasız” veyahut “gereksiz” bilgiler olarak görülebiliyor.

Bağlamdan soyutlanmış birey anlayışına dayalı bir psikoloji eğitimi, psikologluk mesleğini “bireyle çalışma” düzeyine indirgemiş olmanın yanı sıra psikologların apolitikleşmesiyle de bağlantılıdır. Eğer ki birey kendinden menkul bir biçimde mevcutsa, o halde bireyi anlamak ve iyilik halini geliştirmek için sosyal ve bağlamsal koşullarla ilgilenmemize gerek olmaz. Bu durumda da psikoloğun işi salt bireysel psikolojik süreçlerle ilgilenmek olacaktır ki böyle bir yaklaşımın apolitik ve asosyal bir mesleki pratiğe yol açacağı açıktır.

Eleştirel psikoloji perspektifi, en başından itibaren ana akım psikolojinin asosyal birey anlayışına karşı çıkmış ve sosyal etkileşimler içerisinde var olan “etkileşimsel bir özne” tasavvuru ortaya koymuştur. Bu tür bir özne tasavvuru, günümüzde psikoloji bilimini ve mesleğini salt bireyle çalışma sınırlılığından kurtararak gruplarla ve topluluklarla çalışmayı da içeren bir noktaya getirmiştir. Örneğin, topluluk psikolojisi alanında yapılan çalışmalar, “özne” oluşun düşündüğümüzden çok daha kolektif bir olgu olduğunu anlama noktasında önemli bilgiler sunuyor. Bu doğrultuda, psikolojinin geleneksel birey anlayışının giderek değişmeye başladığını, daha etkileşimsel ve diyalojik bir insan anlayışının giderek daha fazla kabul görmeye başladığını söylemek mümkün. Bu da beraberinde -eleştirel psikologların uzun zamandır dile getirdiği gibi- psikoloji biliminin ve mesleğinin de doğası gereği apolitik ve asosyal olamayacağını anlamak açısından önemli bir alan açmış oluyor. Bununla birlikte, bu tür gelişmelerin Türkiye psikolojisinde henüz ne kadar karşılık bulduğundan emin değilim. Zira Türkiye’deki psikoloji eğitiminin halen büyük ölçüde geleneksel birey anlayışına dayalı bir içerikle yürütüldüğünü söylemek mümkün. 


3) Kurumsal sınırlar içinde eleştirel bir hattı mümkün kılan pratikler sizce nelerdir? Kendi deneyimleriniz, gözlemleriniz veya anılarınızdan yola çıkarak neler söylersiniz?


Aydın Bayad: Kurumsal yapıların hiyerarşi ve güç ilişkileriyle şekillendiğini dikkate alırsak yalnızca argüman ve analiz düzeyinde kalan bir eleştirel psikoloji yaklaşımının etkisinin sınırlı olacağı söylenebilir. Buna karşılık, eleştirel bir hattın kurumsal sınırlar içinde etkili olabilmesi mevcut uygulama ve pratikleri dönüştürme ve esnetme kapasitesine bağlı. Bu çerçevede aklıma ilk gelenler şöyle: Veriye ve araştırma yapılan topluluklara etik yollarla erişim sağlamak, elde edilen bilgiyi sadece bilimsel makale olarak değil hem ilgili topluluklara hem de daha geniş topluma fayda üretecek biçimde geri aktarmak ve mesleki alanda örgütsüzlüğe karşı yenilikçi yaklaşımlar geliştirmek. Ancak bu adımların her biri ciddi emek ve zaman gerektiriyor, çoğu durumda hazır bir şablon ya da yol haritası da bulunmuyor. Bu yüzden araştırmacılar olarak hem kendimize hem birlikte çalıştığımız meslektaşlarımıza hem de katılımcılara güvenmekten, ortak tartışmalardan çıkan kararları uygulamaya koyup bu deneyimlerden yeni şeyler öğrenmekten vazgeçmemeliyiz.

Kendi deneyimlerime gelince, öneri sunma iddiasında değilim ama özellikle veri toplama süreçlerinde dikkat ettiğim bir noktayı vurgulayabilirim. Büyük şirketlerin “kitle işçiliği sistemleri (crowdworker)” sistemleri üzerinden çok düşük ücretlerle topladığı verilerin hem geçerliği hem de ahlakiliği konusunda hep ciddi çekincelerim vardı. Bu nedenle veriyi mümkün olduğunca kendi halinde hayatlar yaşayan kişilerden doğrudan ve çoğu zaman bizzat ya da ekip arkadaşlarım aracılığıyla toplamayı tercih ediyorum. Almanya’ya geldikten sonra araştırma sonrasında elde edilen bulguların, verinin toplandığı topluluklara onların anlayabileceği bir dilde ve yaratıcı bir biçimde geri sunulmasına yönelik çok sayıda uygulama gözlemledim. Bu tür geri bildirim mekanizmalarının, araştırmacının toplumsal bağlamdan kopmasını engellemesi açısından kritik olduğunu şimdi şimdi fark ediyorum.


Aysel Gürel: Ben akademisyenim ancak psikoloji bölümünde çalışmıyorum. Yıllar içinde bunun bana bir yandan daha büyük bir özgürlük sağladığını, diğer yandan ise psikoloji eğitiminin özgül zorluklarını yeterince yakından göremememe yol açtığını fark ettim. İletişim Bilimleri Fakültesi’nde verdiğim sosyal psikoloji derslerinde Türkiye’deki güncel meseleleri tartışmaya açtığımda öğrencilerin büyük çoğunluğunun toplumsal ve politik olayları açıklarken bireye ve birey içi psikolojik faktörlere referans vermesi bana tesadüf gibi gelmiyor. Analiz birimi olarak bireyi merkeze alan ve birey içi mekanizmalarla hem bireysel hem de kimi zaman toplumsal olguları açıklamaya çalışan bir disiplin olan psikolojide bu eğilimin daha güçlü olduğunu görmek şaşırtıcı olmaz. 

Derslerde dikkatimi çeken diğer bir nokta, öğrencilerin güncel olayları açıklarken neredeyse hiç kavram kullanmamaları. Daha çok “sokak dili” ya da bugün daha doğru bir ifadeyle sosyal medya diliyle konuşuyor olmaları. Bu durum da bana oldukça semptomatik görünüyor. Görünenle yetinen, görüneni hakikatin kendisi olarak kabul eden bir ampirist bilim anlayışıyla da örtüşüyor bu. Oysa görünenin arkasındaki örüntüleri, mekanizmaları açığa çıkarabilmek için daha soyut kavramlara ihtiyacımız var. Ezbere dayalı eğitim sistemi zaten soyutlama kapasitesini zayıflatırken bir yandan da olan biteni en somut ve en kolay atfedilebilir aktöre—yani bireye—indirgeme eğilimini güçlendiriyor. Sonuçta ortaya olguları tarihsel, toplumsal ve politik bağlam içine yerleştirmekte zorlanan bir öğrenci profili çıkıyor. Bu durum sosyal medya paylaşımlarında da kendini açıkça gösteriyor.

Toplumsal, tarihsel ve politik olarak değerlendirilmesi gereken olguları bireye ya da birey içi süreçlere indirgemek aslında o olguyu psikolojikleştirmek anlamına geliyor. Bu zaten oldukça yaygın bir eğilim. Psikologların, mesleklerinin doğası gereği, bu psikolojikleştirme eğilimini yeniden ürettiklerini kendilerinde teşhis edebilmeleri ve buna karşı koyabilmeleri ise bence hem zor hem de son derece gerekli.

Benim için ikinci büyük mesele, akademinin sınırları içinde kalarak hem onun kurallarına göre "oynamak" hem de bu sınırların ötesinde bir şeyler üretmeye çalışmak oldu. Akademik hayatım büyük ölçüde bu gerilim içinde geçti. Bunun zaman ve enerji açısından sürdürülebilir olmadığını da açıkça gördüm. Bu gerilimden çıkmanın bir yolunun eleştirel yaklaşımları ana akım çalışmaların içine yedirmek olduğu düşünülebilir. Ancak Türkiye'deki "eleştirel" sosyal psikoloji çalışmalarına baktığımda, bu yolun giderek bir norm hâline geldiğini ve artık pragmatik bir tercihten öte, yerleşik bir eleştirel yaklaşım olarak sunulduğunu gözlemliyorum. Somutlaştırmak gerekirse: Bu eğilim çoğunlukla Batı akademisinde geliştirilmiş jenerik süreç teorilerinin —sosyal kimlik teorisi, sistemi meşrulaştırma teorisi, sosyal baskınlık teorisi gibi— yerel içerikle doldurulması biçiminde tezahür ediyor. Bu teorilerle kendi toplumsal gerçekliğimize yaklaşmak mümkün ancak soruları da yanıtları da yalnızca bu çerçeveden üretmek sınırlayıcı.

Alternatifi daha çok şu tür bir yol olabilir: Toplumumuzda karşılaştığımız güncel bir olguyu, psikoloji literatüründe karşılığı olup olmadığına bakmaksızın Türkiye'de üretilen sosyal bilim birikimiyle ve her şeyden önce o olgunun Türkiye tarihindeki seyriyle sorgulamak. Hangi psikoloji alanı söz konusu olursa olsun, iyi bir psikolojik analiz için psikolojinin sınırlarının dışına çıkmak gerekiyor. Bunun en vazgeçilmez ayağı ise incelediğimiz olgunun tarihsel bağlamını sormaktır.

Diğer yandan, derslerimde ana akım bilgiyi eleştirel bilgiyle birlikte karşılaştırmalı olarak vermenin daha yararlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin sosyal psikoloji dersinde ana akım kavram ve teorilerin sınırlarıyla zayıflıklarını gösterip alternatif açıklama tarzlarını vurgulayarak farklı bilgi rejimlerinin aynı olguyu nasıl farklı görmeye yol açtığını anlamalarını sağlamaya çalışıyorum. Toplumsal cinsiyet dersine ise doğrudan feminist teori ve feminist politik pratikleri taşıyabiliyorum.

Toplumsal cinsiyet dersi veren bir meslektaşım, psikoloji öğrencilerinden "Ben buraya bilim öğrenmeye geldim, siz bana ideoloji öğretiyorsunuz" tepkisi aldığını aktarmıştı. Ben yıllarca İletişim öğrencilerine toplumsal cinsiyet dersi verdim ve böyle bir tepkiyle hiç karşılaşmadım. Aksine, dersten feministleşerek çıkan pek çok öğrencim oldu. Elbette tüm bunların akademinin, özellikle de liberal özgürlüklerin tanıdığı sınırlar içinde mümkün olduğunu unutmamak gerekiyor. Son dönemde bu sınırların giderek daraldığını, hatta "toplumsal cinsiyet" kavramının kendisinin bile yasaklanma noktasına geldiğini de not etmek gerekir.


Olga Selin Hünler: Öncelikle bütün kurumların aynı sınırları aynı yerlere çizmediğini kabul etmek gerekiyor. Bir kurumda uyguladığınız strateji başka bir yerde tamamen geçersiz kalabiliyor. Ben öğrencilerle olumlu ilişkiler kurup onların kendi deneyimlerini, endişelerini, tahayyüllerini konuşacakları alanları açmanın olumlu bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Eleştirel düşüncenin cezalandırılmadığı akademik ortamlarda öğrenciler de ana akım psikolojiye yönelik eleştirileri daha az dirençle duyuyor, hatta kendileri de bu eleştirileri yapmaya başlıyor. Aynı şekilde bir tür kemirgen inadıyla tüm açıklıklardan geçmeye, tüm çatlakları genişletmeye gayret etmemiz gerekiyor. Bunlar büyük kırılmalar yaratıp üniversiteyi dönüştürmüyor ama hiç olmazsa biraz ışık sızdırıyor.

Son 10 senedir akademiyi üniversitenin dışına çıkarmak gerektiğini gittikçe daha fazla düşünüyorum. Tüm dünyada üniversitenin altını oyan neoliberal dönüşüm, otoriterleşme, ekonomik krizler, kadrolaşma gibi çok güçlü etkenler içeriden bir dönüşümü neredeyse imkânsız hale getiriyor. Sınır aşan dayanışma ağları, sokak/dayanışma akademileri, bağımsız enstitüler eleştirel psikolojinin daha güçlü yeşereceği alanlar gibi geliyor. Bizler için de TODAP’ın tam da bu görevi yerine getiren çok özel bir işlevi var.

Sercan Karlıdağ: Kurumsal sınırlar içinde mütevazı bir deneyim benimkisi. Önce bunu belirtmemde hayır var. Psikoloji lisansımdan 2016’da mezun oldum. 10 yıldır psikoloğum artık. Düşününce 9 veya 11 değil ama 10 yıl demenin bir cazibesi var. Zahiri ve pozitivistik (!) bir cazibe olsa gerek. 10 yıl öncesi cezbedici değildi. Hoş, kimse gül bahçesi de vaat etmemişti. Lisansımın başları Gezi Direnişi’ne, sonları ise Barış Akademisyenleri’nin ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine denk düşüyor. Hocalarımızın haksız ve hukuksuz uygulamalarla karşılaştığı ve ihraçların başladığı evrede mezun oldum. O dönem, benim için de akademiye ve psikolojiye nasıl bir yerden bakacağımı düşünmeye başladığım bir eşik oldu. Sekiz yıldır Altınbaş Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum. Okuduğum yerler kamu üniversiteleri, çalıştığım yer vakıf üniversitesi. Bu belli belirsiz bir kontrast ve sürüp gidiyor. Bununla ve bir araştırma görevlisi, yani kadim namımızla asistanlık deneyimiyle meseleyi ele almaya çalışabilirim.

Kendi deneyimlerimden pay biçecek olursam, öncelikle ‘uğraşıyorum ve deniyorum’ demek istedim. Lisans ve yüksek lisans tez çalışmalarımda sosyal/politik psikolojik bir temelde Alevi kimliğini odağa almak, doktora tezimde ölümün siyasal doğasına ve nekropolitik şiddet olgusuna eğilmek... Veya başka akademik işler, uğraşlar... Bunlar öylesine seçtiğim konular değil. Bu coğrafyada hangi soru(n)ların psikolojinin gündemine girebileceğinin, neyin araştırılmaya değer sayıldığının, başlı başına bir tutum alma biçimi olduğunu savunuyorum. Soru 2’de söylediğimi burada tekrarlayayım: Bir konuyu çalışmayı seçmek kadar seçmekten imtina etmek de politik bir eğilim (olabiliyor). Sırf etik, sırf politik de değil, etik-politik nosyonlarının bir aradalığında (tarafsızlık mitine karşı) sorumluluğu öncelemeye bir değer atfediyorum. Bu sorumluluk, meslek etiği maddeler manzumesinde bir madde olmaktan öte, yaşanabilir bir kamusal hayat ve toplumsal özgürleşmeye katkı potansiyeli taşıdığı ölçüde değerli. Nihayet bu soruya verebileceğim ilk yanıtına gelecek olursam, şudur: Bir pratiğe dönüşür, dönüşmelidir ama evvela bir bilinç veya kavrayışla diyelim, “kolektif etik-politik sorumluluğu” korumaya çalışarak eleştirel bir hattı örmeye çalışmalıyız.

Kurumsal akademi içinde psikoloji eğitiminin niteliğine dair genel bir gözlemim var: Tek kelimeyle korkunç. İki kelimeyle ise, çok korkunç… Buna Olga S. Hünler, Yudit Namer ve N. Ekrem Düzen’in[17] incelikli biçimde yaptığı gibi akademik özgürlük ihlalleri temelinde ve çok katmanlı yaklaşmanın gerekliliği ortada. Vurguladıkları şu: Özellikle son kırk yılda yükseköğretimin piyasa mantığı, performans baskısı, güvencesiz çalışma biçimleri ve ideolojik müdahalelerle yeniden şekillendiği; üniversitelerin giderek daha anti-demokratik ve denetimci bir siyasal iklim içinde işlev gördüğü düşünüldüğünde psikoloji eğitiminin bugünkü hâlini daha geniş bir üniversite krizinden bağımsız ele almak mümkün değil. Olga, Yudit ve Ekrem hocalar bu tablo karşısında üçlü bir tasnifle (i) sistem içinde nefes alanları yaratan yumuşak reformdan, (ii) yapısal dönüşümü hedefleyen radikal reforma ve (iii) üniversite dışında alternatif bilgi ve dayanışma alanları kurmaya kadar her çabanın değerli olduğunu söylüyorlar. Bu değerlendirmelere iştahla, hevesle ve yol yordam öğrenme gayretiyle katıldığımı söyleyebilirim. Kendi payıma dürüst olmak gerekirse, araştırma görevlisi olarak kurumsal akademi içinde bu tabloya en iyi ihtimalle nefes alma alanları tesis edebilecek söz ve eylemlilikle katkı sunma olasılıkları belirdi şimdiye dek. Gelgelim söz ve eylem üretmek asıl kurumsal akademi dışı alternatiflerde.

Üniversite dışında alternatif bilgi ve dayanışma alanları bahsinde lafazanlık edebileceğim özellikle iki adres var: TODAP ve Onto Dergisi. TODAP’lılık lisans 1. sınıftan bu yana psikoloji formasyonumla eş anlı giden bir sosyalizasyon oldu benim için. Psikoloji Lisans Eğitimi Öğrenci Forumları’nın İzmir ayağını düşünüyorum, Ötekisiz Psikoloji Atölyeleri, Eleştirel Psikoloji Kampı, okuma grupları ve Sempozyumları, Eleştirel Psikoloji Dersliği, bu dergi–Psikoloji ve Toplum. Bunların kurgulanması ve yürütülmesinde irili-ufaklı roller ve sorumluluklarla çeşitlenen ve yıllara yayılan bir deneyime vardı. Bu faaliyetlerin hiçbiri kusursuz değildi, olmadı. (Bunu bir önceki sayıda TODAP’ın Eleştirel Psikolojiyle İmtihanı başlıklı yazıda[18] uzun uzadıya irdeledim.) Ama eleştirel bir hattı mümkün kılan pratiklerin ne olduğu sorusuna verebileceğim yanıtın önemli bir parçası bu faaliyetler ve kolektif öğrenme deneyimimizdir. TODAP’ta yürüttüğümüz Ötekisiz Psikoloji Atölyeleri ve Eleştirel Psikoloji Dersliği’nden pay biçelim. Hojin Demirel’le yazdığımız yazıda[19] şöyle demiştik: Ötekisiz, anaakım psikolojinin ‘ötekisi kalmış’ ayrımcılık, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, emek, kolektif etik-politik sorumluluk gibi temaları tartışmaya açarken; Derslik, psikoloji disiplininin kendi ontolojik, epistemolojik ve etik-politik temellerini sorgulamaya çalışıyor. Gönüllü emekle birlikte ördüğümüz bu faaliyetler eleştirel pratikler olarak son derece önemli diye düşünüyorum. Dayanamayarak, kurumsal akademinin sınırlarında “çatlaklar” açan yanları var diyeceğim. Çok süslü laflar oluyor, ama tema adı böyle afili olunca, çatlak sözcüğünü de kullanmalıydım.

Onto’ya da değineyim: 2013’ten beri, yaklaşık 13 yıldır, yine gönüllü emekle sürdürüyoruz. Yarı-akademik kıvamda, küçük mütevazı bir ekiple. Şimdiye kadar Barış Psikolojisi (Sayı 13, 2017), Belirsizlik (Sayı 16, 2019), Ev (Sayı 22, 2022), Evrim ve İnsan (Sayı 24, 2023), Azınlığın Psikolojisi ve Psikolojinin Azınlığı (Sayı 26, 2024), Belleğin İzi (Sayı 27, 2025), İklim Krizi (Sayı 28, 2025) dosya konularında sayılar çıkardık. Sıradaki, 29. sayımızın teması ise tam da bu söyleşinin konusu: Eleştirel Psikoloji: Ne için, neye karşı?

Söz ve eylem kurumsal akademinin sınırlarıyla sınırlı kalmayınca, dilim ‘uğraşıyorum’dan ‘uğraşıyoruz’a evriliyor. Eleştirel bir hattın imkânını bu kolektif emek, dayanışma ve birlikte öğrenme pratiklerinde arıyorum.


Umut Şah: Kurumsal sınırların birden fazla boyutu var. Bunlardan biri doğrudan Türkiye’deki üniversite yapısının katılımcı olmayan niteliğiyle bağlantılı. Bilindiği üzere, Türkiye’deki üniversitelerin kurumsal işleyişi, üniversitedeki farklı bileşenlerin (akademisyenler, öğrenciler, idari personel, vs.) katılımını teşvik eden ve buna imkân sağlayan bir niteliğe sahip değil. Ve hatta çoğu zaman bu tür bir katılımcılığı engellemeye yönelik uygulamalar mevcut. Genel beklenti, herkesin hiyerarşik kurumsal yapı içinde kendisine verilmiş olan görevi fazla sorgulamadan ve eleştirmeden yerine getirmesi. Bu beklentiye uygun davranmadığınızda da çeşitli sorunlarla karşılaşıyorsunuz elbette. Hal böyle olunca üniversitenin işleyişi herhangi bir teknik kurumdan farksız hale gelmiş oluyor. Bu tür bir yapının, esasen bilimsel sorgulamanın ve üretimin merkezi olması gereken akademinin ruhuna pek de uygun olmadığı açık. Ama öyle ya da böyle akademinin tüm bileşenleri zamanla bu duruma uyum sağlamış oluyor. Örneğin, akademisyenler olarak psikoloji müfredatında sorunlu olduğunu düşündüğümüz noktaları kendi aramızda konuşuyor olsak bile müfredat değişikliği ancak rektörlüğün onayıyla gerçekleşebiliyor ve eleştirel psikoloji perspektifiyle yapılan eleştiriler çoğu zaman –teknik işleyişe odaklanan- üst yöneticiler nezdinde bir karşılık bulmuyor. Bu da ister istemez sizi mevcut işleyişe adapte olmaya yöneltiyor. 

Psikoloji bölümleri özelinde ise akademik sınırların bir başka boyutu daha var. Daha önce de belirttiğim gibi Türkiye’deki akademik psikoloji içerisinde güçlü bir eleştirel psikoloji geleneği-henüz- oluşmuş değil. Bu nedenle de eleştirel psikoloji perspektifiyle ortaya koyduğunuz eleştiriler ve talepler, diğer bölüm hocaları ve bölüm başkanları nezdinde fazla karşılık görmeyebiliyor. Çoğu durumda-ilk soruda da belirtildiği gibi- sizin kişisel hassasiyetlerinize dayalı eleştiriler veya talepler gibi algılanıyor. Diğer hocalar bu tür eleştirilere karşı çıkmasalar da kurumsal düzeyde bir değişiklik için –mesela müfredat değişikliği için- bölüm bazında güçlü bir talep oluşturacak kadar desteklemiş de olmuyorlar. Bu da çok şaşırtıcı değil zira eleştirel psikoloji perspektifi halen birçok psikoloji akademisyeni için görece yeni ve radikal ve dahası çoğu zaman salt “politik” bir bakış açısı olarak algılanıyor. Bu noktada, eleştirel psikoloji perspektifine sahip bir akademisyen olarak hem üniversitenin kurumsal hiyerarşik yapısıyla hem de anaakım psikolojinin hakimiyetiyle karşı karşıya gelmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla, eleştirel perspektifle ortaya koyduğunuz eleştiri, öneri ve taleplerin karşılık görmesi ve pratiğe yansıması oldukça zor oluyor. Bu noktada, tüm bu kurumsal ve akademik sınırlar arasındaki çatlaklardan yol açmaya çalışıyorsunuz. Örneğin, benim için bunun en tipik yolu verdiğim tüm derslerde ve ders dışı akademik etkinliklerde eleştirel perspektifi bir şekilde işin içine dâhil etmeye çalışmak şeklinde oluyor. Bu çabanın bir yönü eleştirel psikoloji yaklaşımlarını öğrencilere aktarmayı, bir diğer yönü ise öğrencilere eleştiri yapabilme imkânı sağlamayı içeriyor. Böylece öğrencilerin kısmen de olsa eleştirel perspektife aşina olmalarını sağlamaya çalışıyorum. 

Yine de bu tür kısmi ve bireysel çabalar elbette yeterli değil. Psikoloji eğitiminin eleştirel perspektife dayalı bir şekilde güncellenebilmesi için daha kapsamlı ve bütünlüklü çabalara ihtiyaç var. Bu noktada TODAP’ın varlığı oldukça önemli. Eleştirel psikoloji perspektifine dayalı bir meslek örgütünün varlığı, farklı kurumlardaki ve alanlardaki eleştirel yönelimli psikologların ilişkilenebilmesi ve daha bütünleşik bir eleştirel psikoloji geleneğinin oluşabilmesi için önemli diye düşünüyorum. 


4) Sizce eleştirel psikoloji hangi noktalarda kendi sınırına çarpıyor? Bu kör noktaları aşmak için şu an neye ihtiyaç var?


Aydın Bayad: Cevabım kulağa biraz çelişkili gelebilir zira yukarda savunduğum yeni bir dizi pratiği tanımlayıp uygulamaya koymak, eleştirel psikoloji için aynı zamanda zaaf olma potansiyeli taşıyor. Zira, pratiğe odaklanıp kuramsal zemindeki çeşitliliğe teslim olmak diğer eleştirel ekollere dair genel bir duyarsızlığa dönüşme riski de barındırıyor. Açmak gerekirse, eleştirel psikoloji sahası oluşmaya başladığında, ‘Temeller’ başlıklı özel sayıya yazdığı giriş metninde, Ian Parker (1999) şöyle diyordu:[20] “İnsanları psikolojiye, en radikal versiyonlarına dahi ikna etmekle ilgilenmiyoruz ama psikolojinin [aslında] ne yaptığını anlamak amacıyla sosyal ağlar ve kaynak oluşturmak için “dışarıdan” pek çok kişiyi sürece dahil etmek istiyoruz” (s.12).

Bu yaklaşım, kurum ve alan içi yeni bir hizipleşme yerine psikolojiyi eleştirel bir duruşla dışarıya doğru açmayı ve akademik faaliyetin dışında pratik bir alana doğru genişlemeyi salık veriyordu. Nitekim hem Avrupa hem de Türkiye’de eleştirel psikoloji ekolleri uygulayıcı ve öğrencilerle toplumsal olay ve mücadelelerle hep dirsek temasını korudu. Üstelik bu yalnızca bir tercih de değil, toplumsal dayanışmaya ihtiyaç duyulan zamanlarda psikologların halkla ve meslektaşlarıyla buluşması, onların talep ihtiyaçlarına cevap vermesi gayet doğru bir tavır ama bu durum Kayaoğlu ve Batur’un (2013) haklı olarak “Pratiğin Zorbalığı” dediği, yani siyasi gündemin acil ihtiyaçlarına yetişmek uğruna kuram ve düşünümselliğin (reflexivity) geri plana itildiği bir duruma da sebep oldu.[21] Bu tespiti yapmak illa ki, kuramı öncelemek ve üniversitelerdeki ofislere dönmek gerektiği gibi muhafazakar bir pozisyon almak anlamına gelmiyor. Zira Avrupa’daki diğer eleştirel psikoloji geleneklerinin de toplumsal mücadelelerle paralel bir gelişim çizgisi izlediği aşikâr.[22] Ancak tam da pratiğin içinde şekillenen bilginin gelişip serpilmesi için kanımca bu bilgilerin tespit, raporlama ve yaygınlaştırılmasının geliştirilmesi lazım.

Psikoloji ve Toplum gibi bir derginin varlığı ve Türkçe yayın konusundaki ısrarı hem doğru hem de takdire şayan. Zira bir birikim oluşturabilmek için ortak bir ‘mecra’ şart. Benzer şekilde, mesleki hak ihlalleri ve deprem gibi konularda TODAP’ın raporlamalarının da çok kıymetli buluyorum. Yine de akademideki klasik teamüllerin dışında kalan veya vaka çalışması benzeri sahadaki pratikten elde edilen bilgileri de derlemek için bir mecranın oluşması, Türkiye’de eleştirel psikolojiyi akademik bir niş olmaktan çıkarmaya yarayabilir. Diğer bir deyişle, pratik saha ve örgüt güçlüyse, pratiğin kuramsallaştırılması gündeme gelebilmeli. Her ne kadar, eleştirel psikoloji maceramız geç başlasa da eleştirel psikoloji sahamız Avrupa’nın uzak bir “uydusu” olmanın ötesine geçip kendi özgünlüklerini ortaya koyabilecek nitelikte.


Aysel Gürel: Esasen bu sorunun yanıtları, tartıştığımız başlıkların arasında satır satır işlenmiş durumda. Parçaları birleştirip bir çerçeve çizersek meseleyi şöyle özetleyebiliriz: 

Eleştirel psikoloji için asıl mesele, toplumsal yapılar ile insanın kişisel acısı arasındaki uçurumu kapatabilmektir. Bu uçurumu aşmak için "kişisel olan politiktir" ilkesini bir sloganda bırakmayıp gündelik hayata ve klinik pratiğe taşımak gerekiyor. Bunu yapabilmek ise teori ile pratik, düşünce ile eylem arasındaki keskin ayrımları aşmak gerektiriyor.

Böyle bir dönüşüm, bilginin akademik hiyerarşiden ve (bilgiyi) üreten-uygulayan ikiliğinden kurtulmasını zorunlu kılıyor. Daha eşitlikçi ve dürüst bir ilişkilenme etiğine ihtiyacımız var. Bunun yanı sıra eleştirinin Batı'dan hazır alınan çerçevelerle değil, kendi toplumsal gerçekliğimizle yüzleşerek şekillenmesi gerekiyor. Sorularımızı kendi tarihimizden ve kendi sorunlarımızdan üretebilirsek, tabandan beslenen, kendi kavramlarını yaratan militan bir psikoloji anlayışı da mümkün hale gelir.


Olga Selin Hünler: Bence eleştirel psikoloji gittikçe daha sağlam bir kuramsal çerçeve oluşturuyor. Tüm zorluklara rağmen eleştirel psikologlar ana akımın dışında kalan araştırma sorularını sormaya ve bunları yaymaya, basmaya, konuşmaya devam ediyorlar. Sanıyorum sorun bunları uygulamaya dökmeye çalıştığımızda ortaya çıkıyor. Örneğin DSM’nin çok eleştirilmesi gereken yapısını konuşuyoruz uzun uzun ama günün sonunda dönüp o tanıları vermeye devam ediyoruz. Çünkü DSM’nin yaygınlığı ve pratikliği, bazen de kurumların mecbur bırakması nedeniyle alternatif bir değerlendirme sistemi geliştirmeye çalışamıyoruz ya da olanları kullanamıyoruz.

Önemli bir nokta da eleştirinin pratik sonuçları hakkında düşünme gerekliliği. Eleştirel Psikoloji toplumsal dönüşümü arzulayan bir motivasyonla araştırma konularına yaklaştığını unutmamalı. Aksi halde eleştiri konformizme ya da umutsuzluğa da alan açabilir. Bazen sistematik şiddet ve ayrımcılığı, toplumsal ve politik etkileri o kadar çok vurguluyoruz ki danışanlar (hatta terapistler), öğrenciler, bazen meslektaşlar “Her şey bu kadar büyükse o zaman benim yapabileceğim bir şey yok.” diye düşünüyor. Toplumsal olana vurgu yaparken tüm ilişkiselliği içerisinde bireyi de konuşmak belki dayanıklı değil ama dirençli kılmak için güçlendirmenin yollarını da konuşmamız gerekiyor.

Bir de özellikle Türkiyeli eleştirel psikologların oturup bundan sonra ne çalışmalı, nasıl ilerlemeliyiz gibi soruları sorup karşılıklı tartışmaya ne yazık ki vakti yok. Zira yıllardır arka arkaya yaşanan katliamlar, iş cinayetleri, depremler, silahlı saldırılar birçok psikoloğu travmaya müdahale, psikolojik ilk yardım gibi alanlarda çoğu zaman hiçbir kurumsal destek almadan gönüllü çalışma yapmak zorunda bırakıyor. Bu nedenle durup düşünebilme lüksü şu an en çok ihtiyacımız olan şeylerden birisi. 

Kolektif hafızayı koruyacak belgeleme çalışmaları yapmak, üniversite dışındaki alanları da kullanarak ürettiğimiz bilgiyi toplumsallaştırmak, bir aradalıkları arttırarak hem gündelik hayatı hem bilgi üretme pratiklerimizi ciddi şekilde değiştirmeye başlayan yapay zekayı, dijitalleşmeyi, yükselen tekno-faşizmi de içeren çalışma temaları belirlemeliyiz. Bir de tüm bunları yaparken radikal bir öz-düşünümsellikten de geri düşmememiz gerekiyor.

Eğer olur da bir gün Eleştirel Psikoloji ana akımın parçası haline gelirse o zaman da onu akademik hiyerarşinin bir parçası olduğu ve dogmalaştığı için eleştiririz ama daha ona çok var. 


Sercan Karlıdağ: Sanırım en netameli mesele bu. Akademik-entelektüel bir coğrafya olarak Türkiye’de bütünlüklü bir eleştirel psikoloji damarı yok. Ama pek çok çaba ve yönelim var. Bunları 2024 yılında bir makalede[23] 5 eleştirel güzergâhta sınıflandırmaya çalışmıştım. Bu çabaların kör noktasının nerede olduğu sorusunu zaten yukarıdaki sorularda kimi yerde ve satır aralarında yanıtlamış oldum. Eleştirel psikoloji çoğunlukla psikoloji eleştirisinden öteye geçmekte zorlanıyor. Eleştirellik nosyonu sığlaşabiliyor: Örneğin epistemolojik tartışmayla, yöntem kritiğiyle sınırlı kalıp güç ilişkilerine ve gerçek dünya sorunlarına dokunmayan (makbul) bir hâle bürünebiliyor. Eleştirelliğin hedefini kaybetmemeye, kendi payıma etik-politik sorumluluğu diri tutmaya her daim ihtiyaç var.

Ve pekâlâ bunu bugünün koşullarında düşünmek gerekiyor. Mevcut koşullar eleştirel çabaların önünde hem bir engel hem de bu çabaları zorunlu kılan gerçeklik. Eleştirel psikoloji bağlamında neye ihtiyaç var sorusunun yanıtı, bana kalırsa, disiplin savunuculuğu yerine etik-politik pratikte ortaklaşmayı önceleyen bir yaklaşım savunuculuğu. Teorik zayıflıklar olsa da, bunu etik-politik pratiğin kendisi içinde, kolektif bir öğrenme deneyimi içinde aşmaya bakabiliriz. Sosyal/politik psikoloji çalışmaları, toplumsal travmaya psikanalitik yaklaşımlar, ruh sağlığında eleştirel çabalar… Bunların her biri önemli, değerli. Ama bu çabaları birbirine bağlayan, aralarında diyalog kuran bir hat henüz yeterince var denemez. Bu yüzden psikoloji eleştirisinden eleştirel psikolojiye seyreden bu yönelimleri pekiştirmek, uğraşmak gerekiyor. Derdimiz günümüz budur. Ne iyi ki makbul psikoloji sınırlarından taşan Psikoloji ve Toplum diye bir dergimiz ve böyle bir sayı hazırlayan şahane bir dergi ekibi var da bu müşküllerimizi gündem edebiliyoruz.


Umut Şah: Benim için eleştirel psikoloji her şeyden önce teorik ve düşünsel bir faaliyet anlamına geliyor. O nedenle akademik faaliyetlerim büyük ölçüde teorik çalışma üzerine kurulu. Ama teori ve pratik birbirini beslemediği sürece gerçek bir değişimden söz etmek de pek mümkün değil. Bu noktada, eleştirel psikolojinin en temeldeki iddiasını -psikolojinin özgürleşmeye katkı sağlayabilecek olduğu ve olması gerektiği- dikkate aldığımızda, sanıyorum ki en başat sınırlılık eleştirel analizin çoğu zaman fazla teorik düzeyde kalıyor ve pratiğe yeterince geçirilemiyor olması. Günümüzde ana akım psikoloji kuramlarına ve uygulamalarına yönelik olarak oldukça sağlam bir eleştirel analiz literatürü var elimizde, ama bu analizleri gerçek hayat bağlamlarına ne kadar uygulayabildiğimizden emin değilim. Bu sınırlılığın –bir kısmı önceki sorular bağlamında değindiğim meselelerle de bağlantılı olan- birçok farklı sebebi olabilir elbette. Her şey bir yana eleştirel psikolojik analizleri pratiğe nasıl uygulayacağımız meselesi bile başlı başına bir zorluk kaynağı olabiliyor. Eleştirel psikologlar olarak bizler de içinde yaşadığımız toplumsal ve bireysel ilişkiler ağından muaf değiliz ve teorik analizlerimizi kendi sosyal etkileşimlerimizde bile her zaman pratiğe geçiremiyoruz. Kurumsal yapıların sınırlamaları da işin içine girdiğinde teoriyi pratiğe dönüştürebilmek çok daha zor hale geliyor. Bu noktada, eleştirel pratiğin salt tekil bir çabayla değil de ancak kolektif bir biçimde hayata geçirilebilecek bir şey olduğu düşünülebilir. Tabii bunun için “kolektivite”nin ne demek olduğunu ve nasıl icra edilebileceğini de (yeniden) düşünmemiz gerekiyor belki. Burada yine TODAP’ın önemine vurgu yapmak istiyorum. İyisiyle kötüsüyle TODAP’ın 15 yıllık deneyimi, kolektif bir eleştirel psikoloji pratiğinin imkânlarının üretilebilmesi açısından çok öğretici bir yere sahip. Bu anlamda, TODAP’ın Türkiye’deki eleştirel psikoloji pratiğinin gelişmesinde ve bir eleştirel psikoloji geleneğinin şekillenmesinde bir tür okul veyahut ekol gibi işlediğini düşünüyorum –en azından uzun vadede öyle olmasını umuyorum.


[1] Bhatia, S. (2002). Orientalism in Euro-American and Indian psychology: Historical representations of "natives" in colonial and postcolonial contexts. History of Psychology, 5(4), 376–398.

[2] Ngwenyama, O., Klein, S. ve Rowe, F. (2026). Platform capture of scientific knowledge production: publishers’ dominance, generative AI and Subsumption of academic labor. European Journal of Information Systems, 1–24.

[3] Strachan, G. (2024). Research Handbook on academic labour Markets. Edward Elgar Publishing.

[4] Bourdieu, P. (2003). Bilimin toplumsal kullanımları: Bilimsel alanın klinik bir sosyolojisi için (Çev. Levent Ünsaldı). Everest Yayınları.

[5] Hünler, O. S., Namer, Y. ve Düzen, N. E. (2025). Academic freedom and patterns of self-censorship in psychology education in Turkey. Teaching of Psychology, 52(4), 420-431.

[6] Saltık, E. E. (2023, 16 Nisan). TODAP deprem sonrası değerlendirme raporu yayımladı: Manevi danışmanlıkla sistem meşrulaştırılmak isteniyor [Röportaj]. Evrensel. https://bit.ly/3qz1HKS

[7] TODAP, HİP ve PEP. (2025, 30 Mayıs). Ruh sağlığına, mesleğimize ve emeğimize sahip çıkıyoruz. https://todap.org/bolum_detay.aspx?yaziId=1809&bolumId=1

[8] Namer, Y., Hünler, O. S., & Düzen, E. (2015). Vakıf üniversitesinde psikoloji eğitimi. Eleştirel Psikoloji Bülteni, 6, 80-91.

[9] Gülerce, A. (2006). History of psychology in Turkey as a sign of diverse modernization and global psychologization. Adrian Brock (Edt.), Internationalizing the History of Psychology içinde (ss. 75-93). New York University Press.

[10] Bu konuda üzücü bir gözlemimi paylaşayım: Geçen yıl geçen yasal düzenleme sonrası, klinik yüksek lisansı olmayan birçok terapist, bu ‘açığı’ kapatmak için özel üniversitelere çok yüksek meblağlar ödeyerek tabiri caizse ‘fason’ diplomalar edinmeye yöneldi. Bu vaka topluma ve alana duyarlı düzenlemelere gitmek yerine, yasa koyucuların etik ihlalleri bile bile meşrulaştırdığını, bazı özel üniversitelerinse bunu uyguladığını gösteriyor.

[11] Bu konuda ciddi şüphelerim var, zira son dönemde pozitif bilim söylemiyle günümüz toplumunun sorunlu birçok normuna bir çeşit köken mitosu sağlama işlevi gören “evrimsel” psikoloji örnekleri Türkiye’de de alıcı buluyor.

[12] Foucault, M. (2019). Hapishanenin Doğuşu: Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay). İmge Kitabevi.

[13] Rose, N. (1999). Powers of Freedom: Reframing Political Thought. Cambridge University Press

[14] Rose, N. (1999). Governing the Soul: The Shaping of the Private Self (2nd ed). Free Association Books.

[15] Ring, K. (1967). Experimental social psychology: Some sober questions about some frivolous values. Journal of Experimental Social Psychology, 3(2), 113–123. https://doi.org/10.1016/0022-1031(67)90016-9

[16] Teo, T. (2012). Critical psychology. R. Rieber (Ed.), Encyclopedia of the history of psychological theories (ss. 236–248). Springer.

[17] Hünler, O. S., Namer, Y. ve Düzen, N. E. (2024). Bir akademik özgürlük meselesi: Psikoloji eğitiminde söylenemeyenler. Onto Psikoloji Dergisi, 26, 11–25. https://bit.ly/ONTO26Azinlik

[18] Karlıdağ, S. (2025). TODAP’ın eleştirel psikolojiyle imtihanı. Psikoloji ve Toplum Dergisi, 14, 28–35. http://bit.ly/PT14TODAP15Yil

[19] Demirel, H. ve Karlıdağ, S. (2025). Nereden çıktı, nedir bu ‘ötekisiz’ ve ‘derslik’? Ötekisiz Psikoloji Atölyeleri ve Eleştirel Psikoloji Dersliği üzerine değerlendirmeler. Psikoloji ve Toplum Dergisi, 14, 56–61. http://bit.ly/PT14TODAP15Yil

[20] Parker, I. (1999). Critical psychology: Critical links. Annual Review of Critical Psychology, 1, 3–18.

[21] Batur, S. ve Kayaoglu, A. (2013). Critical psychology in Turkey: Recent developments. Annual Review of Critical Psychology, 10, 916-931.

[22] López, Á. J. G., & López, R. R. (2017). European critical psychological trends: An open road to psychological recidivism. Annual Review of Critical Psychology, 13, 1-11.

[23] Karlıdağ, S. (2024). Psikoloji eleştirisinden eleştirel psikolojiye: Türkiye’deki eleştirel yönelimli psikolojiler için bir sınıflandırma ve bazı değerlendirmeler. ViraVerita E-Dergi, 20, 109–156. https://doi.org/10.47124/viraverita.1565112