Uykumuzu Bölen Gürültü: Sema Kaygusuz'ın "Karaduygun" Eserine Psikanalitik Bir Bakış

Dilan Er psikolog.dilaner@gmail.com

Sema Kaygusuz’un 2012 yılında yayımlanan kitabı “Karaduygun” bir ‘anlatı’ biçiminde karşımıza çıkıyor. Daha en başından kitap bize göz kırpıyor çünkü ne roman ne öyküdür. Tanıdık olanın dışına çıkarak bir çatlak yaratıyor yazar. Bunu ustaca bir şekilde birbirinden bağımsız görünen fakat ince bağlantılara sahip bölümler ile gösteriyor.

Kitap Uruk şehrinin zalim, güçlü ve yerinde duramayan kralı üçte ikisi tanrı üçte biri insan Gılgamış ile başlıyor. Gılgamış her gece davuluyla hem halkını hem kendini uykusuzluğa terk ediyordu.

“İki ısırığı tanrı, bir ısırığı insan bu uykusuz hükümdar, davulunu danga da dan dan… danga da dan dan… vura vura Uruk şehrini yer gök uyandırırken, alazlı bir tutkuyla karanlığa sorular sorardı.” (s. 11)

Destanda (Çığ, 2000), Gılgamış bir türlü yerinde duramayan, sürekli halkı ve kendi şanı için mücadele eden zalim bir kraldır.  En yakın arkadaşı Enkidu’nun ölümü bu güçlü ve zalim kral için beklenmedik olacaktır. Enkidu’nun ölümüne üzülen Gılgamış çok geçmeden kendi ölümünü engellemek yani ölümsüz olmak için yollara düşecektir.  Fakat ölümün çaresinin olmadığını ve bu kuralı kabul etmesi gerektiğini anlayacağı yolculuktan kısa zamanda döner. Artık Gılgamış ölümü kabul eden bilge bir kraldır.

Psikanalitik açıdan baktığımızda (Freud, 1923) Gılgamış’ın ölümle karşılaşmadan önceki yerinde duramayan, şanı için her şeyi göze alan tavrını id’in (alt benlik) denetiminde bir ruhsal süreç olarak düşünmemiz mümkün. İd genel itibariyle hazzın peşinde olan ve anında tatmini amaçlayan bir yapıdır. Ölüm kuralıyla karşılaşan ve kabul eden Gılgamış için ise ego’nun (benlik) devreye girdiğini söyleyebiliriz çünkü ego, id’in tersine hazzı erteleyebilen, mantıklı ve sağduyulu düşünmeyi amaçlayan bir yapıdır. Gılgamış o saf, çiğ konumdan bilge bir konuma evrilmektedir. Bu ise Gılgamış için en temel kural olan ölümü yani gerçeği kabul etmesiyle mümkün olmaktadır.

Anlatının geneline hâkim olan tema yani ‘gürültü’ Birhan ile karşımıza çıkmaktadır. Uykusuz Birhan… Ve yine uykusuz geçirdiği gecenin ardından, tam uyuyacakken yine bir gürültü kopar ve Birhan, bu gürültünün peşine düşer.

“Tek başına temsilidir kitlesel bir uykusuzluğun” (s. 12)

Gürültü aslında bir çatlak gibi işlenmiştir anlatıda; uyutmayan, rahatsız eden bir çatlak. Belki de duyarsızlık sistemini yaran bir çatlak. Gürültüden uyuyamayan Birhan’ın aksine gürültüyü duymayanlar da vardır, İsmet Bey gürültüyü duymaz ve rahatça uykuya dalar. Burada Birhan, duyarsızlıklar karşısında huzursuz olan özneyi yani kitaptaki terimle karaduygun insanları temsil ederken, İsmet Bey ise gürültüyü duymazlıktan gelen özneyi temsil eder. Yazarın da dediği gibi:

“Uzun bir gece uykusunun olsa olsa iki hediyesi vardır: biri zindelik, öbürü unutuş”. (s. 12) 

Oysaki, Birhan gibi karaduygun kişiler ancak bu ses karşısında rahatsız olur ve uyuyamaz.

Kardeşini yakın zamanda kanserden kaybetmiş Ruth karakterinin yası yaşama ve işleme biçimini kanserli olarak nitelendirdiği yaprak üzerinden görebiliriz. Ruth öteki karaktere (hikayedeki ‘öteki’ karakter yazardır) masadaki yaprağın kanserli olduğunu söyler ve öteki bunu oldukça dışlayıcı bulur çünkü eksiğinden ötürü yaprağı yadırgamaktadır. Ruth ise hep aynı yerde özenle tutar yaprağı. Zamanla aralarında geçen konuşmalar ile öteki karakter, Ruth’un kız kardeşini geçen yıl kaybettiğini anlar. Bunu ise Ruth’un kız kardeşini rüyasında gördüğünü bahsetmesiyle anlar. 

“Dün gece rüyamda kız kardeşimi gördüm, geçen yıl onu kanserden kaybettim, artık rüyalarda buluşuyoruz”. (S. 35)

Klein (1940), bebeklikteki iki önemli evreden bahseder; biri paranoid-şizoid konum diğeri depresif konumdur. Depresif konum yas deneyimi ile yakından ilişkili bir süreçtir. Yas yaşayan biri için zulmedilme kaygıları yeniden etkinleşir. Normal yas deneyiminde kişi kaybettiği dış nesneyi kendi içinde kurmakla kalmaz aynı zamanda iç nesnelerinin de onarım sürecine adım atmış olur. Bu doğrultuda başarılı bir depresif konum evresi, yas sürecinin sağlıklı bir şekilde tutulmasını da sağlar. Sağlıklıdan kasıt, yitirilen dış nesnenin kişinin ruhsallığında yeniden kurulması ve hatta yitirilen tüm iç nesnelerin yeniden kurulmasıdır. Bu özne için bozulmuş iç dünyanın onarımı anlamına da gelir. 

Ruth’un kız kardeşinin yasını tutarken, yaprağı kanserli görmesi ve hep aynı yerde tutma çabası içsel dünyasının kaybettiği iyi nesne dolayısıyla yıkılmasını onarma çabasıdır. Bu yüzdendir ki, yazar bir an önce bu deneyimi yani: “Yas tutmanın insanı yücelten yordamını” (S. 35) Birhan ile paylaşmak ister.

Bora ile Helin’in hikayesinde, Bora bir deniz kenarında gezinirken bir şişe ve şişenin içinde bir not bulur. Notu açıp okuduğunda, notu bulan kişiye bir takım elbise dikileceği ve terzi dükkanının adresi yazmaktadır. Bora ilk hafta inanmaz bu tuhaf meseleye ama ikinci hafta adresteki terzi dükkanına gider ve Helin ile karşılaşır.  Terzi Helin, Bora’nın ölçüsünü alır ve koyulur takım elbisesini dikmeye. Bora her gün prova için gelmektedir dükkâna. Hikâye burada başlar, Bora ile Helin özgürce sohbet ederler her görüştüklerinde ve sohbet derinleştikçe derinleşir. 

Bora ve Helin tıpkı bir oyun alanındaymış (Winnicott, 1971) gibidirler o küçük terzi dükkanında. Ve biliyoruz ki, oyun bir potansiyel alandır ne tamamen iç dünyada ne tamamen dış dünyada gerçekleşir yani ne tamamen ruhsal olan kadar soyut ne de tamamen dış gerçeklik kadar keskindir, oyun bir üçüncü alanı oluşturur. Bu küçük terzi dükkânı, iki öznenin zihninin sınırsızca birbirine temas ettiği bir yerdir. Bora ve Helin tıpkı oyuna kendini kaptıran birer çocuk gibidir. Bora, oyun alanına yani terzi dükkanına yaptığı git-gel sayesinde Helin’le derin ve sınırsız konuşmalar yapar. Öyle ki, her şeyi anlatır; annesini, kendisini, ilk cinsel deneyimini. Helin ise dinler ve karşılık verir her seferinde bu oyuna. Böylece sınırsız zihinlerin temasının dönüştürücü etkisini Bora ile Helin’in konuşmalarındaki derinlik ve serbestlikte görebiliriz. 

“Esra’yla yattığım gün, o an, anla işte, o doyum anında bir şey oldu bana. Sanki yeniden doğdum”. (s. 46)

Sınırların ihlaline örnek olarak Gülayşe çıkıyor karşımıza, Kalaycı Gülayşe… Kalaycı Gülayşe hikayedeki ötekinin kapısını çalar ve evde tencere, tava, demlik ne varsa kalaylayabileceğini söyler. Öteki sabah uykusundan uyandırılmış olmanın gerginliğiyle yok der Kalaycı Gülayşe’ye. Gülayşe ise dinlemez ısrar ettikçe eder hatta evin içine dalar. Ötekinin hayır’ına karşı inatla sınırı ihlal eden bir karakterdir o. Kalaycı Gülayşe’nin ısrarından bıkan karakter evde ne kadar tencere, demlik, tava varsa parlatması için Gülayşe’ye verir. İki saat sonra geleceğini söyleyen Gülayşe’den günler geçmesine rağmen eser yoktur. İşte o an karakter kandırıldığını hisseder ve derin bir sorgulamaya girişir. Çünkü kaybettiği yalnızca birkaç tencere, tava değil biraz da benliği ve iradesidir. 

“Mesele kendi ellerimle teslim ettiğim mutfak eşyam değildi aslında. İnsanı yıldırarak sindiren Gülayşe de değildi. Mesele kendimdim”. (s. 62) 

Öteki karakter bir sınır ihlaline karşı kendini sorguluyor burada oysaki sorgulanması gereken kişi sınırı ihlal eden kişidir. Fakat bunun aksine özne kendini suçlamaktadır. 

Sınırsızca yiyen ve gürültüler çıkaran Zühal ve sınırları zorlayan Ezel karakterlerine yakından baktığımızda, her ikisinin ortak noktası ötekiyle karşılaştıkları an hissettikleri yanlış, eksik ve gediktir. 

Zühal babasını kaybetmesinin ardından annesi tarafından mecburen teyzesine emanet edilir. Zühal, sınırsızca yemek yiyen ve geğiren bir çocuğa dönüşür zaman içinde teyzesinin yanında. Evde ne yemek varsa hepsini tüketir ve olur olmadık her yerde gürültülü bir şekilde geğirir. Bir okul çıkışı günü Zühal’in yanına sınıf arkadaşı Bahadır gelir ve birlikte yürürler ev yolunu. Bahadır Zühal için önemli biridir hikâyede. Ve bu yürüyüşte Zühal yine kendini tutamaz, gürültülü bir şekilde geğirir. O an Bahadır hayretle sorar bu durumun nedenini. Zühal oldukça utanmış bir vaziyette eve döner. Ama beklenenin aksine hiç yemek yemez ve hüngür hüngür ağlar yatağında. Akşam teyzesi geldiğinde pek şaşırır Zühal’in yemeklere dokunmadığını görünce. Zühal ise teyzesine şöyle der: 

“Bana payımı göster teyze ben bölmeyi bilmiyorum ki”. (s. 93) 

Zühal, Lacan (1949)ın ayna evresi dediği evrede olduğu gibi bir ötekinin sayesinde yansımasının kendisine ait olduğunu fark eder ve böylece ilk defa kendini bütün olarak görür. Ama bu bir anlık tamlık duygusu bir illüzyondur çünkü bütünlüklü olan aynı zamanda eksikliğin de varlığını kanıtlar. 

Ezel ise cesur ve taşkın bir çocuk olarak tasvir edilir kitapta. Bir gün teyzesinin getirdiği balın tadına bakar ve bir daha bırakamaz hatta bal dışında hiçbir şey yemez ve zamanla bir deri bir kemik kalır. Yani ‘bal hastalığına’ yakalanır Ezel. Annesi doktorları gezer fakat hiçbirinden çare bulamaz ve son çareyi Veysel adında herkesin derdine derman olan şifacının yanında arar. Veysel Ezel’i görür ve annesine üç ay sonra gelmesini söyler çocukla. Anne hiçbir şey anlamaz ve döner evine. Çocuk gittikçe zayıflar öyle ki yürüyemez hale gelir. Üç ay sonra anne ve baba Ezel’i arabaya bir ceset yükler gibi koyarlar ve umutsuzca Veysel’in yanına giderler. Gördüklerine inanamazlar; Veysel tıpkı Ezel gibi bir deri bir kemiktir. Ezel, Veysel’ e bakar; Veysel de Ezel’e.

“Ezel ile Veysel karşılıklı oturup artık lezzet duygusu körelmiş derin bir açlıkla bir süre birbirlerine bakarlar. Veysel sehpadaki ekmeği alır, iki eliyle böler, Ezel’e uzatır. Çocuğum der ekmek diye bir şey var. Öyle mi der Ezel. Evet öyle der Veysel”. (S. 97)

Narsisistik bir geri çekilme misali (Freud, 1914), elini ayağını çekmiştir her şeyden Ezel. Kendine yepyeni bir dünya kurmuştur. Öyle ki bedeli -tıpkı narsisistik öznenin dayanılmaz sonunda olduğu gibi- bedeninin ve ruhunun zayıflamaktan ötürü yok oluşa gitmesi olsa da. Veysel’in şifacılığı ise bir tamlık olarak değil de Ezel’in eksikliğini -Ezel gibi 3 ay sadece bal yiyerek yani onunla özdeşleşerek- yansıtma şeklinde kendisine göstermek mahiyetindedir. Ezel, Veysel sayesinde kendi eksikliğini görür ve kabul eder. Zorladığı sınırdan yani narsisistik kendine yönelmeden vazgeçer ve ilişkilenir ötekiyle. 

Peki kitabın sonunda Birhan’ın kusmasına gelirsek Birhan kocaman bir gürültü koparır çatlak misali ve hatta bununla yetinmez, yaratılan sınırlara bir tepki nihayetinde kusar. 

“Başını bacaklarının arasına eğer eğmez, dünyayla arasındaki bağı kara yeşil bir safra olarak kusmaya başladı. Yer gök inliyordu”. (s. 108)

Ve belki de kitap boyunca geçen gürültüler sınırlar karşısında bir çatlak, bir huzursuzluk yaratmak ve böylece hafızayı diri tutmak içindir. Çünkü hafıza, olan bitenler karşısındaki en büyük direnişidir karaduygun insanların.

Kaynaklar

Çığ, M. I. (2000), Gılgameş Destanı. Kaynak Yayınları

Freud, S. (2022). Ego ve Id. (Çev. S. C. Gülsay). İstanbul: Oda Yayınları.

Freud, S. (2016). Narsisizm Üzerine. (Çev. S. Köseoğlu). Ankara: Say Yayınları.

Karaduygun, S. (2014), Karaduygun. İstanbul: Metis Yayınları

Klein, M. (2011). Nesne ilişkileri: Haset ve Şükran ve Diğer Yazılar. (1946-1963). (Çev. M. Arık, O.  Koçak, Y. Erten). İstanbul: Metis Yayınları.

Lacan, J. (1949). Psikanaliz Deneyiminin Ortaya Koyduğu Biçimiyle "Özne-Ben"in İşlevinin Oluşturucusu Olarak Ayna Evresi. (Çev. N. Kuyaş). Felsefe Yazıları-1 içinde. İstanbul: Yazko Yayınları.

Winnicott, D. W. (2013). Oyun ve Gerçeklik. (Çev. T. Birkan). İstanbul: Metis Yayınları.